-->

Pelin Olgun'un Sunumuyla Vibio

Video ve biyografi kelimelerinin birleşmesiyle hafızalara kazandırılmak istenen yeni bir kelime olma yolunda son düzlüğe girmiştir Vibio. İçerik üretirken temel aldıkları sorular "kim" ve "nedir". Sloganları "yanlı acılı biyografiler" olarak belirlenmiştir. Zaten bu konuya haddinden fazla değineceğimiz için şimdilik geçiyoruz. Ekim 2016 tarihinde ilk ürünlerini YouTube kanallarında piyasaya sürmüş, Enva Medya'da desteğini esirgememişti. O zamanların sabah haberlerinin vazgeçilmezi şimdinin ise işten (maalesef) kovulmuş sunucusu olarak tanık olduğumuz İrfan Değirmenci'nin radarına Şubat 2017'de takılırlar. Hemde tüylerimizi diken diken eden o bir buçuk dakikalık vibiolarıyla... İzmir Marşı'nın bir İzmir kızından yani Vibio'nun sunucusu Pelin Olgun'dan dinlemek güzeldi. Enva Medya'nın açılış sayfasında bu haberin videosu yer almaktadır. (Haberin Videosu)

Vibio üç kişilik bir ekibe sahipmiş, verdikleri bir röportajdan kısa bir pasaj geçiyorum: "Ben: Pelin, yönetmenimiz Orçun ve fikir babamız Çağrı. Farklı kültürlerden gelen, farklı eğitimler alan insanlarız. Ben karşılaştırmalı edebiyat mezunuyum, Çağrı iktisat, Orçun ise radyo televizyon sinema bölümü okumuş. Bizi bir arada tutan ise düşüncelerimizin birbirine benzemesi." cümleleriyle ekibin tanıtımı yapılıyor. Ek bilgi olarak Pelin 1991 doğumlu ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesinden mezun. Diğerleri hakkında pek bir bilgi edinemedim fakat bu şuanın konusu değil zaten. Bir fikir var ve bu fikre can veren bir ekip var. İzleyiciyle göz teması kuran Pelin, biz onunla ilgileneceğiz kısmen.

Pelin hakkında yapılan her iki yorumdan birinde ne kadar güzel olduğunu okuyoruz. Güzel olmasına güzel elbette, hele ki o kısa saçlı halleri birçoğumuzun olduğu gibi benimde favorim olmuş imajıdır. Yüz hatlarının sempatik kıvrımlara sahip olması Vibio formatı için gerçekten artı point sağlıyor. Güzel gözlerini sürekli prompter'den metni takip ederken kayarken yakalasak da bunlar aşılamayacak şeyler değil dostum. Bu arada nişanlı veya evli olduğu yönünde bilgiler ortalıkta gezinmekteyken söyleyeyim; Evlilik aşkı öldürmüyor.

Vibio'nun metin yazarı şudur, budur, o'dur diyemiyoruz. Yine verdikleri aynı röportajda şöyle açıklama yapıyorlar: "Metinler tek kişiden çıkmıyor. Yemek yapar gibi, ana malzemeleri belirledikten sonra hepimiz baharatını ekliyoruz (ve evet acı en sevdiğimiz baharat). İzlediğiniz vibiolar tek bir kişinin değil biz üçümüzün ortak fikirleri." sanırım kolektif çalışmanın avantajları kadar dezavantajlarını da yaşıyorlar. Çünkü bazı vibioları o kadar net ve yerindeki, bazıları ise ne anlattığı anlaşılmayan ortaya karışık, baharatı az gelmiş yemek gibi bir şey oluyor. Biraz ondan, biraz bundan derken sonuca ulaşamadan süre bitiyor. Olmuyor yani. Haklarını yemeyelim, lafı gediğine koydukları da pek sık görülür. Ha sırf bu yüzden Ekşi Sözlük ve Zaytung'un görüntülü hali gibi yorumlarda yapılmıyor değil. Bana kalırsa besin kaynakları -ki kendileri de söylediler "acı" seviyorlarmış, Ekşi Sözlük'ten makas alıyor olabilirler. Bu kötü bir şey değil, destekleyici kaynaktır nitekim. İyidir (belki), belki de kötüdür. Özentilik konusunda araftayım, ama özgün olmak için çabalarına saygım sonsuzdur. Örneğini bulamadığım şeylerde yapıyorlar, herkesin yaptığını tekrar yaptıkları da oluyor.

Vibio kanalıyla tanışmam gerçekten en efsane vibiolarından biriyle olmuştur. Baktım Kemal Sunal'ı anlatmışlar. Dedim ki, ne güzel yapmışlar. Sonra diğer vibiolar, sonra ötekiler, sonra yeni eklenenler derken aktif olarak takip etmeye başlamışım. Başarılı bulduğum vibioları, başarısız bulduklarımdan oldukça fazla. Bazı vibiolarda "neden bu kadar kısa kesmişler anlamıyorum" iç sesiyle serzenişte bulunuyorum; aha da buradan dışa vuruyorum. Kısa olması avantaj ama çok kısa olunca da olmuyor. Benden söylemesi. Niye biliyor musunuz? İyi tat bırakıyorsunuz.

Şimdi bazı vibiolarda sistem eleştirisi yaptığınızı görmekteyim. Bu arada farkındaysanız "video" demek yerine "vibio" demeyi yeğliyorum. Neyse, sistemin eleştirisini da politik alanlarda yapmanızı da isterim. 15-16 yaşındaki kız kardeşimize giydirmek, pardon öğüt vermek siz ağabeyleri, ablalarına yakışır. Tabi şu gerçeği unutmamak kaydıyla, herkes okuyacak, iyi eğitim alacak, güzel işlerde çalışacak diye bir ütopya yok. Ben yok diye biliyorum. Herkesin hayatı kendine, herkesin tercihi lehine... Onun yerine mesela, mesela diyorum sen istediğini seç tabi, herhangi bir siyasetçinin vibiosu nasıl olur? Hani siz demiştiniz diye diyorum, kmiseden korkmuyorsunuz ya, yapıverin gari bir iki tane, biz izlemek isteriz büyük bir merakla. Tabi kendi yanlı yorumlarınızı da isteriz.  Ben samimiyim.

Ben samimiyim evet, en az senin kadar Pelin. Ekranlara yakışıyorsun, zaten farklı projeleriniz de varmış, devam edin destekleyelim. Ama birazcık düzeltmen gereken hallerin de yok değil, Benimki naçiz eleştiri olacak, yoksa ne yaparsan kendine yani. Herhangi bir vibionu izlediğinde "lan şurada şöyle yapmasaydım" dediğin olmuş mudur? Bence olmuştur. İzleyenlerde kendini senin yerine koyuyor ara sıra, bizde senin yerine "keşke" diyoruz, "keşke yapmasaydı". Ama biz görmemezlikten geliyoruz, şimdilik detay olarak kabul ediyoruz. Çok göze batmıyor. Neyi mi diyorum? Samimi olayım, doğal konuşayım derken, istem dışı, refleks olarak yani, ani soğumalarımız oluyor. Büyük resmi sıcak bulduğumuz için hafif ılımış çay gibi, tek yudumda çekiyoruz seni.

Vibio introsu öncesi, asıl konuyu özet geçtiğin ortalaması 30-40 saniye olan girizgah var ya Pelin, oraları beğeniyorum. Tabi özellikle saç stilin ve giydiğin kıyafetlerde hoş. Ben şeyi düşünüyorum hep, "şimdi bu vibio giydiği kıyafeti başka bir vibio'da giyiyor mu?" belki giymiş olabilirsin, hatırlayamıyorum ama ne oluyor orada? Kim seçiyor kıyafetleri, neye göre, kime göre, neden o renklerde giyiniyorsun? Tek tip olsa kafan daha rahat olmaz mıydı? diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tercihler güzel, yakışıyor. Vibio sonlarına (hepsinde olmasa da) maksimum dört maddelik yanlı-tatlı-acılı-ekşili şeyler iliştiriyorsunuz. Bana kalırsa dörder maddeyi tamamlayınız. Hele bazılarında hiç ama hiç olmuyor, diyorum ki, "bu olmamış". Boş kalmış, eksik gelmiş. [Edit: Facebook kapak fotoğrafındaki kırmızı-beyaz damalı elbiseni çok beğenmiştim, baktım ki Fi dizisi vibiosunda da o kıyafet var. Yakaladım seni şekerim:)]
O kadar laf ettik, şuraya sevdiğim vibiolarından birkaçını yazayım. Seninle ilk tanışmamız Kemal Sunal aracılığı ile olmuştu, daha sonra Adile Naşit ile devam etti. Sadri Alışık, Şener Şen ve Selda Bağcan ile doruklara ulaştı. İzmir Marşı benim için efsaneye dönüşürken, Beşiktaş'ı anlattığınızda aşkımız tekrar alev aldı. Nikola Tesla ile garip bir ruh haline büründük, Barış Akarsu ile bulutların üzerinde yürüdük. Kazım Koyuncu benim büyük yaramdı, kanattınız. GTA ile güldürdünüz, FIFA ile hüzünlere sürüklediniz. Nevşin Mengü olmuş, bide İrfan Değirmenci'yi deneyin. Barış Mnaço ile çocukluğumuza selam yolladınız, Kaan Tangöze ile gençliğimiz tazelendi, Neşet Ertaş ile rakımız parladı. Müslüm Gürses için eyvallah. Kamera arkası vibioları da unutmamak lazım ki pek samimi.

İşte öyle GreenBox güzeli, bende sizi seviyorum başarılarınızın devamını kalitenizle endeksli olarak artmasını diliyorum. Bir gün yolumuz kesiştiğinde sen beni hiç hatırlamayacaksın, ama biz seni greenbox güzeli olarak hatırlayacağız. Bu arada Twitter'da ki sokak Türkçesine benzer yazıların bazen gülümsetiyor. Diksiyon ve fonetik güzelliğin klavyene de vurmuş.

Sevgilerimle;
Öptüm.

Mırıldandıklarım ve Haykırdıklarım

Enver Aysever, 1971 İstanbul doğumludur. Türk tiyatrocu, gazeteci, televizyon program yapımcısı, sosyolog, politikacı ve Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi yazardır. Birçok edebi esere imzasını atmıştır. Kendisini daha televizyon programlarından tanıdığımızı düşünen Aysever, TV8'de "Lacivert", NTV Radyo'da "Kurşun Kalem" ismini taşıyan edebiyat programları hazırladı. Asıl isim yaptığı televizyon programı ise SkyTürk'te başlayan ve CNNTürk'te devam eden "Aykırı Sorular" tartışma programı olmuştur. Aykırı Sorular'da konuklarıyla kısa sürede çok soru ve dolu dolu cevap almaya çalışan Aysever, karşıt görüşlü yayın grupları tarafından eleştiri bombardımanına tutulmuştur. Herkese verebilecek bir cevabı olduğunu ve Türkiye'nin kimsenin özel mülkü olmadığını defalarca dile getirmiştir. Nazım'ın izinden gittiğini her fırsatta dillendirmiştir.

Aykırı kişiliği ile birçok oluşumun içinde yer aldı. Boyun eğmeyen tavrı ve kararlılığıyla "Aykırı Sorular", televizyon programı dahil, "Aykırı Kumpanya" tiyatro grubu, "Aykırı Akademi" ağırlıklı olarak edebiyat eleştirilerinin yer aldığı bu oluşumlara öncülük etmiştir. Aykırı olmanın dolaylı olarak getirdiği bir takım zorluklar vardır. Bu zorluklarla haysiyetli bir şekilde başa çıkmaya devam ediyor. "Mırıldandıklarım Haykırdıklarım" adlı interaktif tiyatrovari bir gösteri için turneler yapan Aysever, bugün (2/4/2017) Antalya Muratpaşa Belediyesi Kültür Salonunda izleyicileri ile birlikte gösterisini sundu. Aysever'in izleyicileri de oyuna dahil ettiği bu gösteride kendi çocukluğundan başlayıp, şu 46 yıllık ömrü hayatında yaptıklarını, yaşadıklarını, anılarını biraz şairane, biraz da esprili bir dille bize aktarıyor.

80 Dakikalık gösteri süresince temponun duraklamadığını söyleyebilirim. Atilla İlhan'ın şiirlerinden yararlanarak "Ne Kadınlar Sevdim" ismini verdiği oyununun hazırlanış ve Atilla İlhan'a sunuş şekli dinlenmeye değerdi. Eskilere bol bol selam çaktığını da eklemek gerekir. Özellikle Rıfat Ilgaz'la ilgili bilmediğimiz birçok detayı bize fısıldadı. Hababam Sınıfı filmini izlemek yerine birde okumak gerektiğini hatırlattı. Oyunun sonlarında yaptığı en güzel iş ise, kızı Nisan'a yazdığı mektuplar olsa gerek. Her oyunun sonunda bulunduğu il, salon, seyircilerle ve kayda değer diyalogları kızına mektup olarak yazıyor ve postalıyor.

Yine gösteri sonunda kitaplarını imzalıyor. Aysever'i tanıdığım ilk televizyon programı olan "Aykırı Sorular" kitabını aldım ve imzalattım. Kitabını imzalarken kısada olsa biraz konuştuk. Kendisi program hazırlayıp sunacak bir kanal bulamadığı için (gösterileri için salonda bulamıyor) internet tabanlı sosyal hesaplarından canlı yayınlar yapıyor. Daha özgün ve rahat bir ortamda en azından şu sıralar referandumla ilgili fikirlerini anlatmaya çalışırken, ara ara da edebiyat konuşulacağını söylediği yarım saat ortalaması olan yayınlar hazırlıyor. Bu fikri ve başarısı için, yani sosyal medyayı lehine çevirebildiği için onu tebrik ettim. Başarılarının devamını diledim.

Yani sevgili okuyan dolu dolu bir Aysever gösterisi istiyorsanız belki sırada sizin iliniz vardır.

Bir Panik'tir Butonlaşıp Duruyor

Gün geçmiyor ki, garipliklerle dolu ülkemde güzel bir gelişme izleyelim, duyalım. Az da olsa, övünelim, sevinelim. Her ne kadar geçici ve yalandan da olsa baya ihtiyacımız var bunlara. Son dönemlerde adını sıkça duyduğumuz bir "panik" silsilesi var ortalıkta. Buton haline gelmiş ve bizimle yaşamaya başlamış bir buton. Adı "panik butonu" ne kadar ürkütücü bir ismi var öyle değil mi? Sanki, her an herkesin ihtiyacı olacakmış gibi, yani her an panikleyeceğimiz bir şeyler olacakmış gibi. Yani diken üstünde yaşamak gibi...

Daha önce hangi alanlarda kullanıldı bilmiyorum ama şu yuvarlak kırmızı kadranlı yangın butonlarından esinlenildiğini zannediyorum. Bu butonu ilk kez de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının kadına şiddeti önlemek için geliştirdiği uygulamalarından biriyle duymaya başladık. Daha önce eşlerinden ve ya yakınlarından şiddet görmüş kadınlara verilen bir buton. Deneme aşamasındaydı en son Adana ve Bursa'da... Başarılı olunduğuna inanılmış ki, artık toplu taşıma araçları ve hatta taksilere de konulması gündeme geldi. Kadına şiddetten yola çıkan panik butonu, toplu taşıma araçlarına kadar ulaştı. Bu ne hız?

İşin özünde Özgecan Aslan cinayetinin yattığını düşünmek yanlış olmaz. O vahim olaydan sonra panik butonunun toplu taşıma araçlarında da yer alması gerektiğini söyleyen kimseler, kimselerden de öte siyasiler oldu.

Bu kadar ürkütücü bir isme sahip olan panik butonunun başarılı bir uygulama olabileceğine olan inancımın son derece az. Kullandığım her takside her toplu taşıma aracında panik butonu gözetlemek ve onun yerinde olduğunu görmek beni rahatlatacak mı, yoksa onu her an kullanmam gerekebilir tedirginliğiyle rahat bir yolculuk yapmamı önleyecek mi varın siz düşünün. Bu uygulamanın kabulünden sonra da, panik butonu olmayan araçları kullanmayız herhalde, ne de olsa bizi güvende hissettirmiyor.

Panik butonlarının çıkış noktasında hep bir "kadını" koruma amacı güdülmektedir. Yine kadınları korumayı kendine görev edinmiş akıllı telefon üreticileri, geliştirdikleri "panik butonu" uygulamalarıyla tam gaz güvenlik hizmeti vermeye devam ediyor. Uygulamanın işleyişinde daha önceden belirlemiş olduğun birkaç kişiye tek bir tuş aracılığıyla adres bilgilerin gidiyor. Mesaj gereken kişilere ulaştığında, mesajı alan kişiler olay yerine gelip sizi kurtarıyor. Bu arada önemli bir hatırlatma şehir dışına çıktığınızda lütfen kişilerinizin bilgilerini güncellemeyi unutmayınız. Gittiğini şehirde tanıdığınız hiç kimse mi yok? Korkmayın bu seferde Tanrıya emanetsiniz.

Güvenli Taksi Haberi:
İstanbul Taksiciler Esnaf Odası (İTEO) tarafından gerçekleştirilen "Güvenli Taksi" projesi kapsamında, kentteki taksilere güvenlik kamerası ve panik butonu takılmasına başlandı.
Projenin başlaması dolayısıyla Şişli Kent Kültür Merkezi'nde düzenlenen etkinlikte konuşan İTEO Başkanı Yahya Uğur, sistemin iki kameradan oluştuğunu belirterek, bir kameranın taksinin içini, diğerinin ise dışını görüntülediğini söyledi.
Takılacak panik butonuna basıldığında da görüntünün anında alarm merkezinden izlenebildiğini dile getiren Uğur, "Kendisinin görüntülendiğini bilen taksicimiz de müşterimiz de daha derli toplu olacaktır. Konuşmalarına dikkat edecek. Şoföre yönelik bir tehdit kafasından geçiriyorsa, aklına bile getirmeyecek. Şu anda sistemi taksilerimize takmaya başladık. Önümüzdeki aylarda bin taksiye ulaşmayı hedefliyoruz. Bu sistemin meslektaşlarıma çok faydalı olacağını düşünüyorum" diye konuştu.
(Kaynak: TRT Haber)
Şöyle bir etrafımıza baktığımızda her tarafta "güvenlik" kameraları olduğunu görebiliriz. Bu kameralar sürekli kayıt altında ve kayıtları depolamakta. Attığımız her adımda bizi izleyen dijital gözler bulunmaktadır. Güvensiz bir toplumu dizginlemek için kullanılan aciz bir yöntem olabilir bu uygulamalar. Bazen utanç verici bile gelebilir.

Butonlar, güvenlik kameraları ve bir sürü alınmış önlemler... Ne kadar önlem alınırsa alınsın, yapmak isteyen yine yapacaktır. Elbette önlemler alınmalıdır, mesela alınmış iyi bir eğitim, iyi bir önlem olabilir.

PANİK dolu bir ülke olarak hepimize ama hepimize bir buton şart(!)

ÖSYM'de Sorular Tükeniyor

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan bir basın duyurusu üzerine ve hatta basında yer alan bazı haberlere dayanarak, olayın her ne kadar ciddi boyutu varsa da en gereksiz nedenlerle bir çift lafımız olacaktır bizimde.

En sık kullandığım devlet kurumlarından biri olan ÖSYM, yakın zamanda sınav sorularını açıklamama kararı almıştı. Bunu tüm öğrenciler ve ilgili veliler bilirler. ÖSYM'nin bu kararı üzerine birçok söylenti havalarda uçuşmaya başladı. Bunları da hatırlarız. Bu keskin karardan öncede çalınan sorular kavgası vardı. Bunları da unutmadık. Kimileri ÖSYM aleyhinde bir takım ithamlarda bulundu. Haklı olabilirler de ama kurum çalışanları dışında kimseden "doğru karar" gibisinden bir onay, bir kabul ediş duyamadım da göremedim de.

Gönül isterdi ki sorunların uzantılarını tartışıp ortadan kaldırmak yerine direk olarak kökten çözüm sağlayabilsek. Mesela denize atsak, gömsek, parçalarına ayırsak?

Yoo hayır! Böylesi sert düşüncelerin ortalıkta yayılmasına izin vermeyelim. Şimdi olaydan fazla uzaklaşmadan konuya iyice yaklaşalım.

SOL Gazetesinin bir haberine göre;
ÖSYM’nin sınav sorularını açıklamaması nedeniyle başlayan tartışmalar, bir gerçeği ortaya çıkardı. Meclis’in savunma istediği ÖSYM, “soruların tükendiğini, soru üretemediklerini, bu yüzden soruları yayınlamama kararı aldıklarını” bildirdi.
ÖSYM'nin basın açıklamasına göre;
Bugün (15.7.2014) bazı basın ve yayın organlarında yer alan “ÖSYM’den İtiraf, Sorular tükendi” gibi ciddiyetten uzak başlıkların ve buna bağlı olarak verilen haberlerin gerçekleri yansıtmadığı, TBMM üyelerince verilen soru önergelerine yönelik sunulan cevaplarımızda olaya ilişkin olarak Merkezimizce uygulanan sınavlardan sonra soruların yayımlanmaya devam edilmesi halinde bir sınavda sorulan soruyu tekrar sormama ilkesi doğrultusunda hareket edildiğinden belli konulara yönelik olarak daha ayrıntılara inme riskinin olduğu dile getirilmiş olup bunun asla "soruların tükendiği", "soru üretilemediği" anlamı taşımayacağı açık olduğundan, bu türden ciddiyetten uzak ve uydurma başlıklarla verilen haberlere itibar edilmemelidir. ÖSYM'nin tüm akademsiyenlerimizin katkıları ile çok kapsamlı, ölçme kalitesi yüksek  olan nitelikli sorulardan oluşan soru havuzuna sahip olduğu gerçeği kamuoyunun bilgisine sunulur.
 Ortak paydalarını sıralıyorum:
  • İki paragrafta aynı kurumdan söz ediyor. Yani ÖSYM'den.
  • İki yazınında yayınlanma tarihi 15 Temmuz 2014
Açıklamaların saatine de baktım. Gazete'de 17:36'da paylaşıldığı yazıyor. ÖSYM'nin açıklamasına bakarsak eğer onlar daha geç bir saatte açıklama yapmış olabilirler. Belkide dakika farkıyla bilemiyorum. 

Tüm bu tezatlığın içerisinde elbette bizimde bir çözüm paketimiz var(!) Hemen açalım.

Anlaşılan o ki, soru üretmek ya zor geliyor (o kadar bin soru ürettik ki kurudu soyu artık) yada netice olarak yerinde sayan bir kurum olarak bir takım lobisel faaliyetlerini daha rahat icra etmek istiyor. Dahiyane bir fikirle geliyorum karşınıza! Kendin sor kendin cevapla yöntemiyle, tüm sınavlara hazırlanan öğrencilerden gelen sorular üzerine bir havuz oluşturulur ve o havuzdan seçilen sorular kitapçıklarla geri öğrencilere dağıtılır. Al sana fıstık gibi yöntem. Hem bu sayede kuruma yeterli sayıda soru gelmez ve sınav sistemi ortadan kalkmış olur. Bir ihtimal elbet.

Galiba sona öyle yaklaştık ki, sınav sisteminin ortadan kalkacağına dair bir alamettir soru üretememek. Tüm umutlarımız çocuklarımız içindir. Ve hatırı sayılır bir düşünürün de dediği gibi;
Pokemonların barış ve mutluluk içerisinde, pokemon savaşlarının olmadığı bir dünya diliyorum. 

-Pikaçu

Ölü Canlılar; Sivas 93


Sivas’ta 2 Temmuz 1993 tarihinde, Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri kapsamında kente gelen davetlilerin konakladığı Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu 33 Aydın ve 2 otel görevlisi ile 2 eylemci olmak üzere 37 kişinin öldüğü olayların 21’inci yıl dönümü nedeniyle anma programları yapılıyor.

Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 gösterici yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.

28 Kasım 1997'de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası'nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998'de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000'de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.

Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33'e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır. Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürülmüştür.

Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasında tek bir davada bu kadar çok idam cezasının verildiği ilk davadır.


"Cumhuriyetin temelleri Sivas'ta atıldı, Sivas'ta yıkılacak" sloganlarıyla oteli sarmışlardı. Üç şey istiyorlardı; Ozanlar Anıtının kaldırılması, Pir Sultan Abdal etkinliklerinin sonlanması ve Aziz Nesin'in Sivas'ı terk etmesi. İlk ikisini kabul ettirdiler. Bunlar onlara yetmedi, dahasını istediler, kan istediler. Otelin önündeki kalabalık artıyordu ama güvenlik önlemleri aynı derecede kalıyordu. Her şey kontrol altında deniyordu ama hiçbir şey yapılmıyordu. Arabalar yakılmaya başlandı, bidonlarla benzin taşındı sonra oteli ateşe verdiler. 

21 yıldır aynı yazılar, aynı yorumlar ve aynı cehaletle büyüyen çocuklar. Kendi milletimize her şeyi yakıştırabiliyoruz. Yeri geliyor 70 milyon aynı yürek oluyoruz (tabi ki sözde), yeri geliyor sınıflara öyle güzel ayrılıyoruz ki (), inanırsınız. Kimse kabul etmeyecek ki, yakanda bizdik, yananda! Çünkü "insanlık" bizim elimizde. 

Biz ne demek?
Bunun cevabını hepimiz biliyoruz.

her nerelisin denildiğinde, her sivas'a gidişimde, her 2 temmuz'da, her faili meçhulde, her aydın denildiğinde sürekli aklıma o soru ve bu katliam.ve aslında her sivas'lının, her insanım diyenin de yarası olmalıdır bu katliam.(...) 

Sivas İçin...

Şiirler, şarkılar ve türküler:

  • Fethi Aslan, "Sivas`da Temmuz Ateşi" [13]
  • Edip Akbayram, Türküler Yanmaz, Yanmam mı Gerek
  • Cengiz Özdemir, Madımak
  • Ozan Emekçi, Sivas Ağıdı
  • Sunay Akın, Kova Kaleci
  • Grup Yorum, Sivas (Gün Tutuşur)
  • Mahzuni Şerif, Sivas Dramı
  • Demirhan Baylan, Bildiğin Şeyler (Yangın)
  • Soner Canözer, Güneşin Ozanları
  • Radical Noise, Çığlık
  • Akın Eldes, Madımak
  • Moğollar, Issızlığın Ortasında
  • Antisilence, Died On 2nd Of July
  • Aşık Gülabi, Sivas Madımakta Canlar
  • Metin - Kemal Kahraman, Renklerde Yaşamak
  • Ferhat Tunç, Kızılırmak Boylarında Bir Şehir
  • Serhad Raşa, Ey Felek
  • Grup Kızılırmak, Sivas
  • Şahverdi, Madımak Oteli
  • Fazıl Say, "Metin Altıok Ağıtı"
  • Selda Bağcan, "Canımı Yakanlar Baktı Dumana"
  • Aziz Nesin, "Sivas Acısı"
  • Çetin Gencero, "Madımak"
  • Yusuf Kemal Metin, "Sivas Yanığı Otuzyedi Temmuz Aydın"
  • Mazlum Çimen, "Gittin Gideli"
  • İhsan Güvercin, "Kızılırmak Boylarında Bir Şehir"
  • Catacombed, "SVS"
  • Sezen Aksu, "Dua"
  • Almora, "Güneşin Ozanları"
  • Serdar Koç, "Temmuz Ayazı"
  • Duman, "Köpekler"
  • Zülfü Livaneli,"Yangın Yeri"
Edebiyat:

  • Atila Fatih.Ölü Canlar/Roman/Cumhuriyet Kitapları.3.Baskı
  • Aşut, Attila. Sivas Kitabı: Bir Topluöldürümün Öyküsü. Edebiyatçılar Derneği, Ankara, Eylül 1994.
  • Bener, Yiğit. Öteki Kâbuslar ("Alaz" öyküsü). Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Ağustos 2009
  • Büyüktanır, Zeki. Madımak Çığlığı. Can Yayınları, İstanbul, Ekim 2006
  • Çetinkaya, Hikmet. Zambak Sana da Bulaştı Kan. Çağdaş Yayınları, İstanbul, Şubat 1997
  • Doğan, Soner. Sivas: 2 Temmuz 1993. Ekim Yayınları, İstanbul, Mart 2007
  • Gençay, Güngör. Alevler İnsan Sesi: Sivas Kıyımı Şiirleri. Gerçek Sanat Yayınevi, Temmuz 2005
  • Günel, Burhan. Ateş ve Kuğu. Cumhuriyet Kitapları, Haziran 2009
  • Kaleli, Lütfi. Sivas Katliamı ve Şeriat. Alev Yayınları, İstanbul, Ağustos 1995
  • Karababa, Hüseyin. Sivas Davası: Türkiye'nin Gizli Gündemi. İlkim Yayınevi, 2008
  • Karakuş, Hidayet. Şeytan Minareleri. Cumhuriyet Kitapları, Temmuz 2009
  • Koçak, Ahmet. Onlar Işık Oldular: Sivas Katliamının Onuncu Yıldönümü. Alev Yayınevi, Temmuz 2003
  • Nesin, Aziz. Sivas Acısı. Adam Yayınları, İstanbul, Temmuz 1995
  • Özdağ, Hamit Çağlar. İsyan Öyküleri: İncir Ağacını Kuş Diker. Siyah Beyaz Yayınları, Nisan 2013
  • Paksoy, Abdülkadir. Yaralı Temmuz: Sivas Kıyımı. Doruk Yayınevi, Ağustos 1996
  • Sarıhan, Şenal. Madımak Yangını: Sivas Katliamı Davası (2 Cilt). Ankara Barosu. Mayıs 2002.
  • Tokatlıoğlu, Hakan. Karikatürlerle Sivas Katliamı. Demos Yayınevi, Haziran 2012.
  • Tüleylioğlu, Orhan. Merdivende Üç Şair. Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, Temmuz 2012
  • Tüleylioğlu, Orhan. Yüreklerimiz Hala Yangın Yeri: Sivas 2 Temmuz 1993. UM:AG, Kasım 2010
  • Yağcı, Öner. Sivas'ı Unutmak. İleri Yayınları, İstanbul, Mayıs 2006
  • Yıldırım, Ali. Ateşte Semaha Durmak, Yurt Yayınları, Ankara, 1993
  • Yiğenoğlu, Çetin. Şeriatçı Şiddet ve Ölü Ozanlar Kenti Sivas. Ekin Yayınevi, Şubat 1994
 ama hiçbiri anlatamaz Sivas'taki gerçek yangını.

37 kişinin diri diri yakıldığı Madımak Oteli, kamulaştırıldıktan sonra yenilendi Bilim ve Kültür Merkezi olarak düzenlendi. Sivas Valisi Ali Kolat tarafından basın mensuplarına gezdirilen binanın iç dizaynı tamamen değiştirilirken, olayda ölenlerin adları otelin lobi bölümünde oluşturulan Anı Köşesi’nde yer aldı.

ve binlerce insanında aklına kazındı.

Soma Faciasından Notlar

Manisa'nın Soma ilçesinde, 301 işçinin hayatını kaybettiği maden faciasından kısa notlar, basında yer alan haber özetleri, maden işçilerinin ve maden şirketlerinin tutumu ve yorumları, protestolar ve dahasını derlemek istedim. Bu üzücü olayın tüm insanlara bir şeyler anlatacağını biliyoruz. Okumayı ve yorum yapmayı, haberi doğru okumayı bilenler içindir. Duygusuzlaşan toplumun bir parçası olmak istemeyenler içindir. Kendisini o işçilerin yerine koymaya cesaret edenler içindir. Soma, artık kömür! Kapkara bir kömürdür.

Orada yaşananlar bir kurgudan, senaryodan, bir komplodan, bir sabotajdan daha ilerisidir. Orada bir gerçek uyanmıştır.

İlk Haberler:

Manisa Soma’da kömür ocağında çıkan yangında mahsur kalan işçilere ulaşmak için zamana karşı yarış başlatıldı. Ancak saatler ilerledikçe ölüm haberleri geldi. Türkiye’yi yasa boğan kara haberi madende inceleme yaptıktan sonra Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız açıkladı. Bakan Yıldız, 205 madencinin hayatını kaybettiğini sabaha karşı söyledi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gün içinde ölü sayısının 238'e çıktığını bildirdi. Akşam saatlerinde Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın yaptığı açıklama tüm Türkiye'yi bir kez daha kahretti. Yıldız ölü sayısının 245'e çıktığını bildirdi. Bakan Yıldız saat 22.30'da yaptığı açıklamada ise ölü sayısının 274'e yükseldiğini açıkladı. (15 Mayıs 2014, Hürriyet)


SOMA HOLDİNG'İN MADEN FACİASI BASIN AÇIKLAMASI

Alp Gürkan'ın açıklamalarından satır başları:

- Acımız büyük ciğerimiz yanıyor.
- Tüm milletimizin başı sağolsun
- Devlet büyüklerimiz ilk günden itibaren tüm kurumları seferber etti
- Üç günden bu yana hepimiz uykusuzuz, güçlükle konuşuyoruz
- Ben şu anda 76 yaşında olan bir joeloji mühendisiyim. 49 yıldır bu işi yapıyorum. Maden işçiliği yapıyorum. 84’ten itibaren küçük bir kömür maden işletmesini yaparak kömür madencilğinde devam ediyorum. 84’ten bu yana kadar küçük bir işletmeden 6.000 kişi civarında çalışan büyük bir işletmeler grubuna dönüştürdüm. İşletme yapmış olduğum madenlerde hayat standartların yükselmesinde kazaların en asgariye çekmek için harcadım. Bugün hayatımın en büyük ızdırabını yaşıyorum.

- 2014’ten itibaren kısmen emekli olmayı düşünüyordum. Diğer maden yatırımlarını arkadaşlar ehil bir şekilde götürüyorlar. Salı günü saat 15 civarında gelen bir habere inanamadım. Olması imkansız bir şey söylüyorlardı. Trafo patlaması diyorlardı.

- Çalışanların çoğunu oğlum ve kardeşim gibi görüyorum. 3 gündür buraya geldim. Canım yanıyor. İçim yanıyor. Benimle çalışan insanlar beni bilirler. Bunların bir çoğunun babası benim yanımda çalışarak emekli oldular. Hiç birini onlardan ayırmadım.

ARKA PLAN

Düşük güvenlik seviyesi sebebiyle maden kazalarının yoğun olduğu Türkiye'de, resmi istatistiklere göre 1941'den bu yana kazalarda 3000'den fazla madenci hayatını kaybetti.2012 yılında 78, 2013 yılında ise 95 madenci maden ile ilgili kazalarda öldü. Bu kazaya kadar, Türkiye madencilik tarihinde en çok ölüm olan kaza ise 1992 yılında 263 madencinin öldüğü 1992 Kozlu kömür madeni faciası olmuştu.

Kasım 2013'te Zonguldak'ta yüzlerce madenci, çalıştıkları madenin içine barikat kurarak çalışma koşullarını protesto ettiler. (Peker, Emre 14 Mayıs 2014, The Wall Street Journal)

DEVLETİN ZİRVESİNDEN

Soma'da meydana gelen maden faciasının ardından Başbakanlık 3 gün milli yas ilan etti. 19 Mayıs'ta yapılacak kutlamalar da iptal edildi. 19 Mayıs'ta törenler yapılacak ancak kutlamalar yapılmayacak.

Türkiye daha önce, KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın ölümünde ulusal yas ilan etmişti. (14 Mayıs 2014 Hürriyet)

14 ve 15 Mayıs tarihinde oynanacak tüm amatör ve profesyonel lig müsabakaları ileri bir tarihe ertelenmiştir.

16, 17, 18 Mayıs 2014 tarihlerinde tüm liglerimizdeki futbol müsabakaları planlandığı şekilde oynanacaktır. Bu müsabakalar öncesi, sırasında ve sonrasında müzik yayını yapılmayacak, hakemlerimiz ve futbolcularımız sahaya siyah bantla çıkacak ve maçlardan önce Soma'da hayatını kaybeden yurttaşlarımız anısına 1 dakikalık saygı duruşunda bulunulacaktır.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu ve kızı Zeynep Kılıçdaroğlu, 301 madencinin yaşamını yitirdiği Manisa'nın Soma İlçesi'ne geldi. Selvi Kılıçdaroğlu ve kızı Zeynep, madende can veren tek yumurta ikizleri İsmail Çata ile Süleyman Çata'nın Bayat Mahallesi'ndeki baba evini ziyaret etti.

TBMM’de partisinin grup toplantısında konuşan Bahçeli, şunları söyledi: “Soma'daki 301 işçimizin hayatını kaybetmesine neden olan maden sahasının Türkiye Kömür İşletmeleri tarafından Soma Kömür İşletmeleri isimli yüklenici firmaya rodövans usulüyle kiralandığı bilinmektedir. Adı geçen özel firma, ürettiği kömürleri ihalesiz ve protokol karşılığı Türkiye Kömür İşletmeleri'ne satmaktadır. Çıkarılan kömürlerin yüzde 65'i elektrik üretiminde, yüzde 35'i ise ısınma ve sanayide kullanılmaktadır. Sırf siyasete komar torbasıyla yön vermek, mağdur ve muhtaç vatandaşlarımızın aklını çelmek için mevzuata alenen aykırı işlemlere imza atılmış toprak altında faaliyet gösteren işçilerimize ek külfetler yüklenmiştir. Bunlar elbette bilinmesi gerekli olan ayrıntıların bir kısmıdır.

Cumhurbaşkanı Gül “Bu acıları nasıl gelişmiş ülkeler yaşamıyorsa artık, biz de bütün kurallarımızı tekrar gözden geçirmeli, tedbirleri almalıyız” dedi.
Şüphesiz ki maden ve yer altında çalışmak, yer altında alın teri olarak çalışmak kazançların belki de en kutsalıdır. Elden gelen her şey yapılıyor şu anda. Kurtarma çalışmaları kesintisiz devam ediyor. Bizlerin ziyareti veya başka incelemeler, bu çalışmalar aralıksız devam ediyor. İlk haber alındığından itibaren işin vehameti anlaşıldığı için bütün devlet seferber oldu. maalesef kaybımız büyük.

Erdoğan, "Bu kadar tehlikeli iş yapıp da böyle bir kazaya hazırlıklı olmayan bir işletme nasıl olup da faaliyetlerine devam edebildi?" sorusuna, "...lütfen buralarda bu olaylar hiç olmaz diye yorumlamayalım. Bunlar olağan şeylerdir. Bunun yapısında fıtratında bunlar var" cevabını verdi.

PROTESTOLAR

Kızılay’da, Soma’daki maden faciasıyla ilgili protesto eylemi yapan ve Meclis yönünde yürümek isteyen gruba polis müdahale etti. Kızılay Güvenpark’ta toplanan göstericilerin bir kısmı, Konur Sokak’taki Madenci Anıtı’na karanfil bırakılmasının ardından Meclis istikametine yürümek istedi.
Polisin grubun yürümesine izin vermemesi üzerine kısa süreli arbede yaşandı. Bu sırada bazı göstericilerin polise havai fişek attığı görüldü. Polis de göstericilere biber gazıyla müdahale etti. (Sözcü)

Tünel’de toplanıp Taksim Meydanı’na doğru yürümek isteyen gruba polis Galatasaray Meydanı’nda müdahale etti. Saat 19.00 sıralarında Tünel’de toplanan kalabalık grup sloganlar ve pankartlar eşliğinde yürüyüşe geçti. Ancak grubun önü, Galatasaray Meydanı’nda TOMA ve Çevik Kuvvet ekipleri tarafından kesildi. Grup Taksim Meydanı’na yürümekte ısrar edince, polis müdahalesi geldi. Grubun üzerine TOMA’dan tazyikli su ve biber gazı sıkıldı. Caddeyi yoğun bir duman bulutu kapladı. (Sözcü)

Manisa’nın Soma İlçesi’ndeki maden kazası sonrası hayatını kaybeden işçiler için, sosyal medya üzerinden yapılan çağrılar üzerine başta Kadıköy Bahariye Caddesi'nde olmak üzere Türkiye'nin farklı şehirlerinde mum yakarak anma törenleri yapıldı.

(DHA)

Türkiye Ermenileri Patrikliği, 18 Mayıs Pazar günü İstanbul'daki Ermeni kiliselerinde gerçekleştirilecek ayinlerde, "Soma maden ocağında yaşanan elim kazada hayatını kaybedenler için Yüce Tanrı'dan rahmet, yaralanan işçiler için acil şifa ve göçük altında bulunanların salimen sevenlerine kavuşmaları için dua edileceğini" duyurdu.

SÖZLÜKLERDEN

"bu olay üzerinden siyaset yapmayın diyor bazıları. neden lan? neyin üzerinden yapılsın? devletin sıkıntı yok, çalışın güvenli bura dediği yerde büyük ihtimalle 300'ü aşkın insan ölüyor. adam siyaset yapmayalım lütfen diyor hala. sizin seçeceğiniz, cevap verebileceğiniz ve haklı çıkacağınız sorular mı sorulsun istiyorsunuz hep. fatih altaylı ve yiğit bulut gibi adamlar mı olsun hep muhattaplarınız? ne yüzsüz, ne ahlaksız adamlar varmış.
hayatını kaybedenlere allahtan rahmet, kalanlara sabır diliyorum." (afterdark)

"kalbimizde açtığı delik kolay kolay kapanmayacak olan elim hadise.

babasını, eşini, oğlunu ya da kardeşini kaybedenlerin acısının büyüklüğünü ifade edebilmek, ne ölenlerin sayısı ile mümkündür, ne de geride kalanların döktüğü gözyaşının beheriyle...

bir yerde bir çocuk hayatı boyunca yetim kaldığı için gözyaşı döker, diğer yanda başka bir çocuk kendisine 100.000 eur'a tekne alındığı için... ikisini de "anlayamazsınız!"

ama babası ölen bir çocuğa: "babanlar güzel öldüler, zaten bu mesleğin kaderinde maalesef bu var" denmez... hiçbir çocuk babasına her sabah sarıldığında "acaba onu son kez mi kucaklıyorum?" demez, dedirtemezsiniz.

bu madenin, 66 kusurlu raporuna karşın "kankalarına" ceza kesmeyen ne kadar bakan ve milletvekili varsa dilerim karbonmonoksit zehirlenmesiyle "güzel" ölürler!

evet, maden işçisi ya trafo patlamasıyla, ya grizu patlamasıyla, ya göçük altında ezilerek, ya da emekli olduktan sonra ciğerlerinde biriken karbon nedeniyle kanser olarak ölür. eceliyle ölebilenler kendilerini şanslı sayar.

ömürleri boyunca kazandıkları ve arttırdıkları para ve tazminat anca bir daire almaya ya yeter, ya yeteyazar...

tedbir almayıp, denetlediği işletmeyi cezalandırıp hataları düzelttirmeyen, sonra da suçun vebalini "takdir-i ilahi"ye bağlayan bu din tüccarlarına bir sorun bakalım, o beş para etmeyen ciğerlerinin birini bir daire karşılığı verirler miydi?" (Polyhymnia)



Sefa Köken Aykırı Sorular Soma Faciası (19 Mayıs 2014) |

FİNAL SINAVINDA SOMA SORULDU

Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesinin İşletme dersi final sınavını yapan Yardımcı Doç. Dr. Çiğdem Boz sınav kağıdında önce öğrencilerinden özür diledi. Boz, Soma’daki katliamı örnek göstererek “Ders kitaplarında anlatılanlarla gerçek hayat arasındaki farkı yeterince anlatmamış olma ihtimalim için beni bağışlayın” dedi.

Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri 20 Mayıs günü daha önce hiç girmedikleri ilginç bir sınava girdi. İşletme dersinin final sınavında yer alan satırları öğrenciler şaşkınlıkla karşıladı. Söz konusu sınav kağıdında, hazırlayan Yardımcı Doç. Dr. Çiğdem Boz'un şu ifadeleri yer aldı: “Günah listem uzun. İktisat biliminin ortaya çıkması için ‘Homo economicus’un (çıkarını kollayan adam) sahneye çıkmasını beklediğini söylerken, bunun iyi bir şey anlamına geldiğini ima etmiş olma ihtimalim için... Daha ilk günden sizlere iktisadın tanımını yaparken ‘sınırsız ihtiyaçlar’, ‘sınırlı kaynaklar’dan dem vurarak, ihtiyaçların değil, isteklerin sınırsız olduğu kısmının yeteri kadar altını çizmediğim için... Üreticilerin amacının kâr maksimizasyonu olduğunu, bunun da ancak fiyat artışı ya da maliyet düşüşüyle olabileceğini söyleyerek kârdan daha önemli şeyler olduğunu belirtmediğim için (maliyetleri düşürmek adına maden ocağında, yüzlerce ocak söndürüldü zira)... Tüketicilerin amacının fayda maksimizasyonu olduğunu söyleyip, hayatta kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen bencil bir insan tipi çizerek, arkadaşlarını kurtarmak için duman dolu madene kendini atan insan olasılığını atladığım için... Azalan marjinal fayda kuramından yola çıkarak, kıt olanın değerli, bol olanın değersiz olacağını söyleyip, emek arz eğrisini acımasızca sağa kaydırarak bunu reel ücretleri düşürdüğünü gösterirken, reel ücretin cebindeki parayla alacağı ekmek sayısı anlamına geldiğini atladığım için, (Günlük 30 ekmeklik reel ücreti için yerin dibine girmenin açıklaması emek arzının artması zira)... İktisat politikalarının en önemli amaçlarından birinin üretimi artırmak olduğunu söyleyip, yaşam kalitesini artırmayan iktisadi büyümenin bir anlamı olmadığını yeterince vurgulamadığım için (Daha fazla kömür çıkarabilmek için o kadar ömrün gitmesi gerekmiyordu zira)... Eldeki girdilerden maksimum verilerini almaya çalışmanın etkinlik olduğunu söyleyip, etik olmayan bir etkinliğin anlamsız olduğunu yeterince belirtemediğim için... Tam rekabet piyasasının toplumsal refahı maksimize edeceğini söyleyip devletin daha iyi bir patron olabileceği durumları daha net belirtmediğim için (Madenlerin özel sektöre geçmesiyle birlikte iş kazaları artmıştır zira).
Ders kitaplarında anlatılanlarla gerçek hayat arasındaki farkı yeterince anlatmamış olma ihtimalim için beni bağışlayın.”

‘MASUMİYET SINAVINI GEÇEMEDİM’
Sınav kağıdında bu ifadelere yer veren Yardımcı Doç. Dr. Çiğdem Boz'un sorusu ise “İktisadi adam (Homo economicus) ölümcül bir kaza atlattıktan sonra sedyeyi kirletmemek için ‘Çizmemi çıkarayım mı’ der mi? Ya da bunu diyebilen insanları çoğaltmak için nasıl bir ekonomik sistem önerirdiniz?” oldu.

Ayrıca sınav kağıdında şu şekilde bir not da yer aldı: “Lütfen not kaygısı gütmeksizin cevabınızı yazınız. Masumiyet sınavını geçememiş biri olarak, kimseyi bırakmaya niyetim yok zira.” (İstanbul/EVRENSEL)

SON SÖZ:

Ben umutsuz bir neslin çocuğu değilim. Ülkede yaşanan tüm olumsuzluklara "burası Türkiye, her şey olur" deyip geçemem. Bunu insani duygularım izin vermez. Sosyal paylaşım sitelerinde profil fotoğraflarını karartıp başsağlığı dilemekte değil doğru olan. Doğru olanı bulamayız bu olayda. Çünkü onlarca yetim bıraktık arkamızda. Şimdi yapılacak tüm kampanyalar Soma için olacak sadece birkaç hafta sürecek. Birkaç hafta çünkü daha yaşanacak onlarca felaketimiz olacak. Felaketler elbette olacak bu insanlığın fıtratında vardır(!)

Sürekli maddiyat, sürekli kazanç ve en hızlı kazanç! İnsanlar doymazlar. Ben umutsuz değilim ama bir gün herkes geçmişini unutacak. Zorunda kalacak. Bazıları daha çok kazanabilmek için, bazılarıysa karnını doyurabilmek için unutacak. Hiçbir şey olmamış gibi değil üzülerek, kahrolarak belki ağlayarak unutacak. Şimdiden Soma Kömür İşletmeciliği A.Ş işçi alımları için İŞKUR'a ilan vermiş bile.

Facia, bu kelimenin tanımı yetersiz. Biraz daha detayına inmek gerekirse; Geride yetimlerin, eşsiz ve çocuksuz kalanların acısını tarif eder. Soma artık bir kömürdür Türkiye için yüzü kapkara!

Biz bir şey yapmıyoruz, kimse bir şey yapmıyor. Geç kalanları saymazsak...

Başımız sağ olsun.

Özgürlük Sırtından Vurulmuş

İleri demokrasinin son adımlarından biri de "İnternet yasağı" oldu. Hürriyet gazetesinden Cengiz Semercioğlu şöyle diyor: "içtiğimize karış, giydiğimize karış, internetimize karış, parkımıza karış, evimize karış, yatak odamıza karış... buna ileri demokrasi diyenlere tek bir şey söylemek lazım: en iyisi git biraz özgürlük çalış!"

Yeni ulaştırma bakanı Lütfi Evlan şöyle dillendi: "İnternet'i yasaklamıyoruz. bilakis şu anki düzenlemede İnternet'in yasaklanmasının son derece kolay olduğu bir mekanizma var. bunu ortadan kaldırıyoruz" tam olarak ne demek istediğini anlamak güç gözüküyor.

Ekşi Sözlükten bir entry: "zam değil düzenleme, silah değil yardım, sansür değil özgürlük, rüşvet değil hediye, soygun değil hayır işi, katil değil kahraman, şiddet değil destan, gazeteci değil terörist, şehit değil kelle, terörist değil sayın... biz demokrasi değil muz cumhuriyeti deyince auuuv" sözlükte gör.

Dokuz yıl süreyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) yargıçlık yapan CHP Milletvekili Rıza Türmen, bu yasayla ilgili TBMM’de yaptığı konuşmada şöyle dedi:
“Bütün kişisel veriler TİB’e verilirken bireyin, kullanıcının bundan haberi bile yok. Bu gibi bilgilerin TİB’e verilmesi özel yaşamın gizliliğinin ihlalidir, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8’inci maddesinin ve Anayasa’nın 20’nci maddesinin ihlalidir.” 

Yukarıda birkaç görüşe yer verdim. Taraflı veya tarafsız. Hükumetin bu adımı daha önceki girişimleri gibi "dışı başka içi başka" usulde halka yansıtılıyor. TİB'e verilen yetkilerle ayrıksı bir yerde mevki ediniyor. TİB kim? Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının altında yer alan kurum. Yani iktidarın kontrolü altında olan kurum. TİB'e verilen yetkilerde internet kullanıcılarının sanal ortamdaki tüm hareketlerini stoklama yetkisi verildi. En az altı en fazla iki yıl olmak üzere... Daha özgür bir İnternet ortamı için tüm internet kullanıcılarının özel hayatına müdahale söz konusudur. Kullanıcının tüm hareketlerini istediğin an takip edebiliyorsan özgürlük bunun neresindedir? Mahkeme kararı olmaksızın erişimi engelliyorsan bunun demokrasisi nerededir?

Kalıp hep aynı: "İyi şeyler yapıyoruz görünümlü, kendi çıkarları için kanunu değiştirmece" Kanun şuan Cumhurbaşkanı'na gönderildi. Ne karar çıkar bilinmez(!)

Torba yasa kadar ilkel bir anlayışın halen devam ediyor olması da ayrı bir kanayan yaradır. Nasıl bir torbaya sahipsek en olmazından en olması gerekene kadar her şeyi barındırıyor içinde. Çoğundan da bihaberiz.

Flash TV'nin gece haberlerini sunan Gökhan Taşkın: "Biz özellikle bir vurgu yapmak adına bilgisayarımızı bu şekliyle sizlere gösteriyoruz. İnternetteki yasağa, basındaki yasağa, medyadaki yasağa, fikri açıklama konusundaki yasağa nasıl darbe vurulursa vurulsun, bizim bunun karşısında olduğumuzu ifade etmek adına bunu yapıyoruz.” dedi. 

Flash TV izleyicilerinin şanslı olduğunu düşünüyorum. Bu eylemi ana akım kanallarda görmek mümkün olmayabilir.


Şampiyon Kuru Fasulye

Yeni yılda “huzur, hayırlar, esenlikler” dilediler...
İlk ne geldi?..
Zam...

Yeni yılın daha ikinci günü cebindeki 100 liranın 17 lirası gitti...

Bayrağın, andın, marşın, bayramların, ordun, aydınların, yargın, üniversiten, cumhuriyetin, çocukların, umutların, geleceğin elinden alındığında hadi uyanmadın...
Kazıklandığında bari uyansaydın...
Hâlâ çıkıp “Türkiye seninle gurur duyuyor” diyorsan...
“Göbeğini kaşıyan adam” deyince kızma...
Ya da susmayacaksın...


Birileri cebindeki üç-beş kuruşun peşinde hesap kitap yapar, diğerleri ise para sayma makinesi ile daha ne kadar ayakkabı kutusu alabilirim diye kafa yorar. Birileri daha fakir olurken "sözde zamlarla", diğerleri daha kaç şirketin hisselerine ortak olabilirim hesabı yapar. Birileri kuru fasulye pilav yaparken mutfağında, diğerleri vergisiz, zamsız pırlanta alışverişi yapar.

Beş parmağın beşi de bir değil elbette. Ama şöyle bir baktığında aralarında o kadar da fark yoktur, gökdelenle gecekondu kadar.

Sürekli "mazlum" olduklarını söyleyenler için Türk Dil Kurumu diyor ki: "haksızlığa uğramış, zulmedilmiş" Siz hükumeti olduğunuz kesime bile haksızlık ederken daha nasıl mazlum edebiyatı yapabiliyorsunuz? 

Adalet ve Kalkınma Partisinde "adalet yok;
Cumhuriyet Halk Partisinde "halk" yok;
Milliyetçi Hareket Partisinde "hareket" yok;
Barış ve Demokrasi Partisinde "barış" yok.

Bizde de, beş duyu organı var kullanan yok.

Kızlı Erkekli Öğrenci Evleri

Erdoğan'ın "Kızlı-erkekli evlerin muhafazakar demokratik yapımıza uymadığını" belirterek evlerin denetleneceğini söylemesinin ardından mizah dergisi Uykusuz kapağına bu konuyu taşıdı.

Başbakan Erdoğan, Finlandiya'ya hareketinden önce açıklamalarda bulundu. Erdoğan, öğrenci evleriyle ilgili soruya 'Eğer yasal düzenleme gerekiyorsa yaparız. Kişilerin müstakil evlerinde farklı bir kız, farklı bir genç ile kalması ne denli uygun olabilir?' dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, resmi ziyarette bulunmak üzere Finlandiya'ya hareketinden önce Esenboğa Havalimanı'nda gazetecilere açıklamalarda bulundu.
Erdoğan'ın freni patladı: Kız-erkek öğrenci aynı evde kalıyor, denetleyeceğiz! 'Karışık yurt dönemini kapattık' "Kız ve erkek öğrencilerin tuttukları evlerle mi ilgili yoksa yurtlarla ilgili mi atılacak adımlar?" şeklindeki soruya Erdoğan, "Kız erkek artık karışık yurt dönemini biz kapattık. Şu ana kadar yüzde 75 düzenlemeyi yapmış durumdayız. Kızlar ile erkeklerin aynı kampüsü paylaştıkları bu fırsatı verecek yurtlar olmayacak. Ev olayına gelince. Aynı daireyi kız erkek paylaşım noktasında ciddi şikayetler var" dedi.

'Yasal düzenlemeyi yaparız'
Erdoğan konuyla ilgili açıklamalarını sürdürerek, "Bunu sizlerin takdirine bırakıyorum. Muhafazakar demokat bir iktidar olarak nasıl bir düzenleme yapabilir bunları planlayıp yapacağız. Kişilerin müstakil evlerinde bir farklı kız bir farklı genç aynı evde kalması ne denli uygun olabilir? Siz kızınıza bunu hoşgörüyle karşılayabiliyor musunuz? Siz uygun buluyorsanız size hayırlı olsun. Eğer bir yasal düzenleme gerekiyorsa biz yasal düzenlemeyi yaparız. Valiliklerin yapması gerekiyorsa bunu yaparız" dedi.

Konuyla ilgili yorum yapan hukukçular ise, böyle bir düzenlemenin mümkün olmadığını, 18 yaşını geçmiş bireylerin kararlarına müdahale edilemeyeceğini, Başbakan'ın konuyla ilgili açıklamalarının ise özellikle Anadolu kentlerinde ihbar uygulamalarını özendireceğini söyleyerek uyarıyor.

Haber kaynağı: SOL Haber

Başbakan Erdoğan'ın yukarıda yazılı, aşağıda ise görüntü ve sesli olarak izlediğiniz açıklamalarında apaçık bir şekilde üniversiteli kızların fahişe, üniversiteli erkeklerin ise sapık ruhlu olduğunu beyan etmiştir. Bahsettiği kesim tahmin edilebileceği gibi AKP tarafı olmayan gençlere yöneliktir. Ummaya çalıştığım odur ki, başbakanımız talihsiz bir açıklama yapmış olmasıydı. Fakat İçişleri Bakanı Muammer Güler'in de yaptığı açıklamalar insanı sinirden güldürebilecek nitelikteydi. 

Ne kadar farkında olduğumuz konusunda bir fikrim yok ama sayın başbakan apaçık biz üniversite öğrencilerine hakaret etti. Bunu başörtülü ya da başörtüsüz diye ayırmıyor. Herkes adına konuşuyor. Ve diğer basın açıklamalarında da olduğu gibi "yaparız, ederiz" gibi ahkamlar kullanarak söylüyor. Tırnak içinde "özel hayatın" artık bir özelliği kalmayacak. 

Aslında bakılırsa iyi yerden yakalanmış bir açıklama. Terör ve fuhuş konularını öne sürdükten sonra aslını astarını araştırmaya gerek yoktur zihniyeti maalesef hala mevcuttur. Ve ülkemizin işleri o kadar yolunda gidiyor ki dostlar, mecliste türban, pantolon tartışmalarının yanı sıra bir diğer mühim konu öğrenci evleri de gündeme taşındı. Modernleşmeyi, ileri demokrasiyi yanlış anlayan değerli iktidarlarla birlikte nice kaoslara...

İnsan Deposu Olarak İstanbul

"Nüfusuyla Yunanistan, Tunus, Portekiz, Küba, Belçika, İsveç, Çek Cumhuriyeti, Belarus ve Macaristan'da aralarında bulunduğu 122 ülkeyi geride bırakan İstanbul, son 4 yılda nüfusuna 1 milyon 157 bin 576 kişi ekledi."

İstanbul güzel şehir, herkes bilir. O güzelliği yaşamak için turist olarak gelenler İstanbul'da yaşayanlardan daha fazla geziyor. Temelli taşınan yerli yabancı turistlerde oluyor. 70'ler, 80'ler ve şu güne kadar hala göç yiyen yegane şehirlerden biri olma özelliğini hiç kaybetmeden devam ediyor. Türkiye'de ne arıyorsan, hepsinin bir parçası İstanbul'da var. İster istemez seni çekiyor kör karanlığına... Artık karanlık bir şehre dönüşüyor, gölgesiz, ruhsuz, umarsız bir şehir havasına bürünüyor. İstanbul dışından sadece gezmek için gelenler bile artık vazgeçmekten çekinmiyor.

"İstanbul'un, 2008-2012 döneminde yıllık ortalama nüfus artışıyla, nüfusuna her 4 ayda bir Tunceli, 5 ayda bir Kilis, 6 ayda bir Gümüşhane ve 7 ayda bir Artvin eklendi."

Bu nasıl bir tespittir böyle? Daha neresi var bu kadar kısa zamanda o kadar göç alan? Savunduğum bir tez vardı, "İstanbul'da yaşamak için, İstanbul'da doğmak gerekiyor" diye. Hani o trafiğine, insan yoğunluğuna, kavgasına gürültüsüne ve güzelliğine alışmak için orada doğmak gerekirdi. Bu bana göreydi tabi. Fakat İstanbul'a kim geldiyse hipnotize olmuş gibi geri dönemiyor. Nedenlerinden en büyüğü kuşkusuz ekonomik yoksunluklar. Sanmıyorum ki büyük bir kitle İstanbul'un tarihine aşık olup oraya yerleşmek istesin? Az da olsa en azından kazanabilecekleri bir maddiyat söz konusu. Öyle ya, işlek bir caddede otursan, yani dilencilik yapsan yine para akar kasana.

Kendi iç göçlerimiz yetmiyormuş gibi birde Suriye'den göç yiyoruz. Benim oturduğum mahallede dahi Suriyeli aileler var. Sanırım onlar resmi nüfusa dahil olmuyorlar. Yani rakamlar gerçeği yansıtmamakta. Göç edenlerin ağır şartlarda ucuz gelire çalışmaları işverenlerin de hoşuna gidiyor. Kaçak işçi demek maliyetsiz işçi demek. Ne sigorta, ne asgari ücret (o bile az ya...) istediği zamanda işten atabiliyor. Böyle işçilere ihtiyaç var tabi(!) Büyüyor gibi görünen ekonomimizin işsiz vatandaşları... Selam olsun sizlere. Sizden birileri yetişiyor nice niteliksiz üniversitelerde...

İstanbul'u sevdiğim için; Terk edeceğim diyorum bazen. Ünlü bir sanatçının da dediği gibi "İstanbul'u sevdiğim için, ona bir de ben zarar vermeyeyim diye orada yaşamıyorum" diyor. 60 küsur ilin toplamı kadar İstanbul'da kimse birbirinin yokluğunu hissetmeyecektir. İstanbul'a veda edeceğimizin sinyallerini verdiğimiz günlerde duygusal değil, akılcı kararlar vermeliyiz.

İstanbul'da A noktasından B noktasına giderken harcadığım zamanı bütün ömrüme yayarak toplasam, senelerimi trafiğe adamış oluyorum. Trafikte ölmekte istemiyorum. Araç trafiği, insan trafiği, deniz trafiği, uçak trafiği, raylı sistemlerdeki problemler. Ölenler, öldürenler, tacizler, tecavüzler, ne tür pislik ararsan, ayrıca ne tür güzellik... Az öncede dediğim gibi her şeyden bir parça bulunan mozaik şehir. Seni seviyorum ama bir ömür geçirecek kadar samimi değilsin.

Kaynak: TRT Haber

Medya Sınıfta Kaldı: Gezi Parkı


   Okuduğumuz gazete, izlediğimiz filmler ve kendimizi hapsettiğimiz kanallar, hepsi de medyanın bir parçası. En önemli işlevi olan habercilik, iletişimi sağlama ve bilgi paylaşma işlevini görmezse ne olur? Halk kendi medyasını yaratırsa ve sansürlere boyun eğmezse? Gezi parkı sürecinde medyanın göstermedikleri ve gösterdikleri olacak yazımızda.

   Maalesef bu süre zarfında yalan yanlış haber yapan kanallar mı? Üç maymun oynayan kanallar mı? Yoksa manşetlerin de gündem ile alakasız başlık atan gazeteler mi? Hepsini gördük. Ve sadece diyebildiğimiz şey ise biz bunca yıldır dünyaya bu kanallardan mı baktık? Bu sayfalardan dünyayı mı okuduk? O zaman biz uyutulmuşuz ve bize gösterileni görmüşüz sadece.

   Bir kanalın önünde direnişçiler eylem yaparken spikerin “eylemciler tüm kanalları olduğu gibi bizi de protesto ediyor” dediği, milli basketbolcunun kanalın mikrofonunu yere attığı, oyuncu Sermiyan Midyat’ın tişörtünde penguen resmi ile çıkıp bir kanalı protesto etmesinin yanı sıra Tayvan televizyonunda yapılan animeler de medyanın ne kadar yandaş olduğuna atıftı. 3 Haziran'da sunuculuğunu Ali İhsan Varol'un yaptığı Kelime Oyunu yarışmasında tüm sorular Gezi Parkı eylemlerinde kullanılan gaz bombası ve medyanın sansürüne uğrayan sözcüklerden oluştu. Orantısız zekâ sansürü yine delmişti.

   İşlerini doğru dürüst yapan basım kuruluşları Rtük’ten ceza aldılar. İktidar-medya patronları anlaşması yüzünden işten çıkartılan birçok isim vardı. Gazetelere el konuldu gezi parkına destek veren gazeteciler de işten çıkarıldı. İsmail Küçükkaya, Tuğçe Tatari, Nilay Örnek ve Sevim Gözay bu gazetecilerden birkaçı.

   İşini gerçekten yapan gazeteciler ve televizyoncular baskı ve zulüm altında kalırken salyaları akan yandaş medya ise halkın aydınlarını elleri palalılara hedef gösterme, dayak yiyen kadının üzerine “nakavt” yazacak kadar ilerlemişlerdir. Bununla kalmamış gazeteyi protesto sırasında bir kadına tokat atılmıştır. Bu gazeteye yaptığından dolayı ceza almaması devlet kanalında hamile kadınlara hakaret edilmesine yol açmıştır. Çünkü yaptıkları cezasız kaldıkça terbiyesizleşme artıyor.

   Bir de yalan haberler yapanlar vardı. Bunlar paint terk grafikerlere sahip olan gazete ve televizyonlar fotoshop yapıp insanları kandırmaya çalıştılar. “Milyonlar havalimanına aktı” “40 kilometrelik komvoy oluştu” gibi gerçeği yansıtmayan çalışmalardı. Bununla kalmadılar “yok direnişçiler Türk bayrağı yaktı” “yok direnişçiler camiye ayakkabıları ile girdiler” “camide grup seks yapmış olabilirler” gibi dini istismar ederek halkı bölmeye halkı birbirine düşürmeye yönelik haberler yaptılar. Ve maalesef onlarda cezasız kaldı. Yetmedi ölen Ethem’i terörist ilen ederek ölümünü meşru göstermeye çalışacak kadar alçaldılar ama ceza almadılar.

   Bu kadar olaydan sonra belki para veya kapatma cezası almadılar ama halk tarafından gerek önlerinde
eylem yaparak gerek televizyonlarından yandaş kanalları silerek halk cezayı kesti. Türk Medyası sınıfta kaldı. Tabi ki her sınıfta olduğu gibi sınıfını geçenler de vardı. Halkın kanallarını ise halk bağrına bastı ve o kanalların birer muhabiri o gazetelerin birer gazetecisi oldu. Ama bu kanallara kesilen cezaları ise Devrim Arabaları filminden güzel bir replik açıklar:
           

                            “Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz evlat!”

Modern Tartışma Örneği

Televizyon ve televizyonculuğun Türkiye'deki en modern tartışma örneklerinden birini Fatih Altaylı'nın sunduğu programda yaşadık. Bilindiği üzere Levent Kırca ile muazzam bir tartışma seviyesine imza attılar. Ne programı terk eden oldu nede programı süresinden önce kapatan oldu. Ne de küfür vardı. Taraflar olağanca saygınlığı ve ağırlığıyla birbirlerini alt etmeye gayret gösterdi. Ev sahibi konumunda Fatih Bey, konuk sandalyesinde ise Levent Bey yer alıyordu. Zor bir maç izleyicisinden habersiz başlamıştı. Kimi izleyici ateşle barutun yanyana geldiğinin farkındaydı. Kimisiyse var olan sakinliğiyle "bakalım ne olacak" diyordu. Tribünlerin beklediği olmuştu gergin geçen dakikaların hazzı kalmıştı belkide seyircilerde. Devamı gelmeli miydi yoksa modern tartışmanın "artık tamam bu kadar dayanabilirim" dediği yerde mi bitti bilinmez ama güzel olan şu ki, kişiler kendilerinin ne olduklarını biliyorlar. Bahsi geçen tartışmanın diyaloglarına şöyle bir göz attığımızda göreceğiz ki, arkası sağlam itiraflar ve onayları yer almaktadır.

Fatih Altaylı: Ben salak mıyım?
Levent Kırca: Salaksın…
Fatih Altaylı: Tabi salağım…
Levent Kırca: Demin de “ben yalaka mıyım” dedin…
Fatih Altaylı: “Yalakayım” dedim.

Şimdi Fatih Bey siz bunları söylerseniz biz ne yaparız? Sen doğruya doğru dedin de biz mi yanlış dedik? Buyurun efendim devamını dilerseniz kendiniz dinleyiniz.


Bazende şöyle düşünmemek elde değil, hani televizyon dünyası diye bir şey var diye diyorum. Fatih Bey, Levent Beyi konuk etmek istedi, "gel" dedi Levent Beye sizinle bir program yapalım Teke Tek'te sen bana salla ben sana. Hafif reytinge ihtiyacımız var şu sıralarda gözümüzü seni kestirdim. 40 küsur yıllık oyuncusunuz bizi mahcup etmezsiniz. Levent Bey kabul etmiş ve oyunculuğunu abartmış diye de düşünmedik değil.

Peki, Silivri'deki gazetecilerin hiç birini mi tanımıyordu Fatih Bey? Gerçekten tanımıyor olabilir evet, milyon tane insan var binlerce gazeteci. Mesleki ahlak belki burada devreye girebilirdi. Haksızlığa baş kaldırışlar tanıdıklar vasıtasıyla olsaydı... Galiba hiçbirimiz Adem'den Havva'dan değiliz. He bide o sıralarda şeytan peydah olmuştu onun soyuda devam ediyor, devam ediyor olmalı...

Facebook'a İhtar

Medyada, burada yayınladığım yazı, resim ve videoları ve arkadaşlarımla yaptığım konuşmaları rızam dışında devlet ya da özel kişilere servis ettiğiniz yolunda haberler çıkmakta, ayrıca yetkililer de kendilerine yardımcı olduğunuzu belirtmektedirler.

Eğer bu durum doğru ise, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 132. ve 136.maddelerini ihlal ettiğinizi, bu ihlalinizden dolayı aleyhime doğabilecek her türlü zarar ve ziyanı sizden talep edeceğimi ihtaren bildiririm...


İşte o maddeler:

Madde 132

      (1) Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır. Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, verilecek ceza bir kat artırılır.(1)
      (2) Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır.(1)
      (3) Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın hukuka aykırı olarak alenen ifşa eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 2/7/2012-6352/79 md.) İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Madde 136
(1) Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Hukukun kaplumbağa hızında ilerlediği ve sosyal medya kullanıcılarının haberleşme özgürlüğünün engellenmeye çalışıldığı bir ülkede 5237 sayılı Türk Ceza Kanuna ait bu iki maddenin geçerliliği söz konusu olmayabilir. Yine de bu iki maddenin varlığından haberdar olmakta fayda var.

Metro Anonsuyla; Ahlak

Ankara metrosundaki "Sayın yolcularımız lütfen ahlak kurallarına uygun hareket ediniz" anonsuna karşılık Ahmet Hakan: "Yemişim senin ahlak kurallarını" başlığıyla başladı 24 Mayıs 2013 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşe yazısına.

Aslında yazı kısa ve oldukça net bir özet sunuyor okuyanlarına. "Ahlak nedir?" diye sorulsa analarımıza, babalarımıza, "bir kızın, bir oğlanla el ele tutuşmaması yada öpüşmemesi" mi der? Demez dimi? Ama "ahlaksızlık nedir?" diye sorulduğunda bunları söyleyebilirler. Ankara metrosundaki  o anonstan sonra herkes kendi içinde ahlakın tanımını yapacaktır. Sonra etrafına baktığında tanımladığı ahlak kurallarına uygun olmayanları tespit edip kınayacaktır. Gerek sözlü gerekse içinden saydırarak.

Peki, bu metro yolcuların ne ahlaksızlığını gördü ki, böyle konuşuyor?

İstanbul metrolarında'da "Sahipsiz paketlere/çantalara yaklaşmayın, güvenlik görevlilerine haber verin" diye anons ediyor. Güvenlik görevlileri kendinden mi cesur oluyor? Bomba, bombadır anlamak için güvenlik görevlisi olmaya gerek yoktur herhalde. Bide neden sahipsiz her çanta, bavul bir bomba paniği yaratır devletim?

İstanbul'daki tramvayın anonsu: (bu favorim) "Lütfen kapı önlerinde bekleme yapmayalım, inenlere öncelik tanıyalım" falansal filansal türden bir serzeniş. Hayır, kapı önünde duran yolcu tamamen zevkten mi duruyor orada acaba? Acaba bir sorsan kendine bi? Millet neden üst üste kapı önünde duruyor acaba?+

Eskişehir'de ise: "Sayın yolcularımız lütfen yaşlılara, hamilelere ve özürlülere yer verelim" gibi bir şey deyip duruyor. Sırf bu anons yapıldı diye yer veren varsa vay haline ki, utandığı için yer vermiştir herhalde. Fakat sanmıyorum ki, gerçekten ayakta durmakta güçlük çeken birine yer vermeyecek kafada insanların var olduğunu. Niye lan o anons?

İzmir'in banliyölerinde bir sıkıntı yok sanıyorum. Onuda kullandım ama kulağa çarpan bir dandikliği yoktu (galiba).

Kaynak: Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesi, 24 Mayıs 2013

Galatasaray Üniversitesi Yandı (Haber)

İstanbul'un tarihini simgeleyen eserlerden biri olarak görülen bu bina artık küllere dönüştü. 1993 yılından itibaren eğitim-öğretim hayatına başlayan okul uluslararası bir anlaşma ile kurulan ilk üniversite olma özelliğini taşıyor ve eğitim dili olarak Fransızca kullanılıyor.

47 araç ve 110 personelin yangını söndürme çabaları 2,5 saat sürdüğü söylendi. Sosyal medyada ilk tepkiler "sabotaj" olduğu yönündeydi. Galatasaray kulüp başkanı Ünal Aysal, "Sebebi ne olursa olsun bir an önce binanın tadilatını yapıp yeniden eğitime kavuşturmak istiyoruz" dedi. Bu iyimser bir yaklaşımdı belki ama devamında, "sabotaj olduğunu düşünmek istemiyorum polis gereken araştırmaları yapacaktır" dedi.

Tekrar sosyal medyadan yükselen sese dönecek olursak;
Yangının başladığı ilk yarım saat içinde olayın vahimliğini idrak edememiş bazı rakip fanatik taraftarlar, tarihin yok olması bir yana Galatasaray ismini duymaları yetti. Bir eğitim merkezinin, bir kütüphanenin yok olmasına da aldırış etmeden tabiri caizse beyinlerinin düşünme özelliğini kaybetmiş insanlar dalga geçmeyi tercih etti. Elbette genelleme yapmak yanlış olacaktır. Öyle ki, atılan bir tweet'te tuttuğu takımın adını da vurgulayarak üzgün olduğunu dile getirenlerde vardı. Kimisi tarihi eserlerin günlük işler için kullanılmasına karşı geldi kimisi ise iktidarın bir oyunu olduğunu iddia etti.

Sabah gazetesinin 23 Ağustos 2011 tarihine ait bir haberine göre "İstanbul Boğazı'nda kamuya ait binaların turistik ve ticari amaçla değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan plan değişikliği İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi tarafından onaylandı." haberin devamını buradan okuyabilirsiniz. Özellikle Twitter'da bu yangının bir sabotaj olabileceği yönündeki kanı sürüyor. Bu haberle birlikte ve daha öncede yaşanan yangın olaylarını da göz önünde bulundurursak haksız oldukları, haksız olduğumuz söylenemez.

Okul öğrencilerinin ve öğretim üyelerinin hüznüne de şahit olduk. Öyle ki, yangının çıktığı binada üyelerinin odaları ve önemli arşivleri de bulunuyordu. 

Galatasaray Üniversitesi öğrencileri (bugün 23.01.2013) saat 15'ten itibaren okullarının önünde toplanacaklarını duyurdu. Kaynak: Gayri-Resmi Twitter adresi #GSUmag

Ayrıca  hastag'ı ile trend listesinde en üst sıradalar.

Haber Spikerleri

Bu yazının çıkış noktası hiç şüphesiz ki, canlı yayında haber sunucularının başına gelen talihsiz olaylardır. Hem yaşanan bu olaylara göz atıp, hemde ekranlarda gördüğümüz haber sunucularını tanıyalım istedim. Ve onlar hakkında varsayımlarda bulunmak eğlenceli olabilir diye düşündüm.

Yakın zamandan başlamak gerekirse, dün gece şehit haberlerini sunduktan sonra açık kalan mikrofonun farkında olmadan şarkı söyleyen NTV haber spikeri Tuğba Algül. Videosunu izlemek için buyurun. Canlı yayın demek, bir nevi her şeye hazırlıklı olmanız anlamına gelmektedir. Gerek sunucu olun, gerekse konuk, hatta seyircilerin bile dikkatli olması gerekir bu tür yayınlarda. Tuğba Algül'ün söylediği şarkıyı anlayan var mı bilmiyorum ama biraz daha net ve gür sesle şarkı söylese, sesinin fena olup olmadığını anlayabiliriz. Tabii böyle üzücü bir haberin üstüne gelen bu hatayı örtmek kolay olmayacaktır. Yani, Tuğba Abla uzun süre akıllarda kalabilir demek bu.

NTV'nin eski haber spikerlerinden biri olan Banu Güven... Canlı yayını sürdürürken, reji tarafından yayının kesilmesi ne demek oluyor efenim? Bkz: Reji yayını kesti! Yayın akışının ana haber bültenine yetişmesi için, reji yayını erken kesti. Banu için gerçekten sinir edici bir an. Sen bana böyle yaparsan, bende yayını boykot ederim çıkmam bir hafta diyebilseydi keşke. NTV'nin sıcak ve alışılmış yüzlerinden biriydi de ayrıca, bence önemli bir ismi kaybetti NTV ama koymaz onlara dimi? Banu Güven şu sıralar bağımsız haberlerini sunduğu bir İnternet sitesinde çalışıyor. Site: www.banuguven.com

Peki, haber izlerken eğlenmek için sırf Flash TV'yi kanalını izleyen var mıdır? Mesela, Mustafa Yenigün Abinin şu gafından tutunda, Gökhan Taşkın'ın canlı yayında türban takması, ve yüzüne boya sürmesine kadar bir çok atraksiyon içeren haber bültenidir. Renkli bir kanal nihayetinde. Gökhan Abinin neden böyle yaptığını anlamak bence çokta güç değil. Keza yurt dışında bir kanalda soyunarak haber sunanları da gördük. Hangisinin daha fazla ilgi çekeceğinden ziyade ikisinin de amaçladığı ortak sonuca bakalım, reyting!

Kanal D'nin fenomen haber spikeri elbette Mehmet Ali Birand amcadır. "eee"leriyle bizlere tebessüm ettiren ve sürçü lisanlarıyla (ki bir kolaj hazırlanmış) evimizin vazgeçilmez spikeridir. Onu seviyoruz (her ne kadar sevmeyeni olsa da). Öğle arası haberlerin demirbaş ismi Şule Zeybek'in, hayatımda önemli bir yere sahip olduğunu iddia edebilirim. Öğlenleri okuldan dönüşte oturur izlerdim, yemek yerken. Bu kadının duruşu, sesi, yüzü, gözü beni kendine çekiyor. İş arkadaşlarını şu videoda sessizliğe davet ederken bile çok hoş değil mi? Diğer Kanal D haber sunucularını pek sevmiyorum, çokta dikkat etmiyorum onlara ama en azından Kanal D için alternatif haber spikeri olarak, rap müzik sanatçısı Ceza'ya ne dersiniz? Bir dinleyin.

Show TV'de çalıştığı süreç boyunca ilgiyle takip ettiğim kadın Defne Samyeli. Bu hallerini yeni gördüm daha, hiç fena değilsin ama sen bozma kendini olmaz mı Defne? A Haber'e geçtiğini biliyoruz işte o kanaldan görüntülerde burada. Erkek haber spikerlerinden en çok sevdiğim (o kadar açık konuştum ki) Ali Kırca'dır. ATV ekranlarında da öyleydi, Show TV'ye geldi daha da sevdim nedense. Hatırlanacak bir canlı yayın kazası yok galiba. Araştırdım baya ama yok yani buladım. Bulduklarım arasında, Ali Sami Yen'in yıkılma töreninde okuduğu duygu yüklü şiirdi. Sen Ali Sami Yen-din! Sadece şiir değil, şarkıda seslendirmişti Ali amca, "Ah Bir Ataş Ver" demişti.

Star TV'nin pek güzel haber sunucusu Nazlı Öztarhan'ın haber kolajını izleyin, sonra ne kadar güzel olduğu konusu hakkında konuşalım. En az Defne Samyeli kadar hoş ve düzgün bir diksiyona sahip, tabiri caizse her kanala bir tane lazım.

Fox TV'nin başarılı ana haber sunucusu Nazlı Tolga, geçen yılın "en iyi kadın spikeri" seçildi. Geleceği parlak olabilir ve tatlı da bir kadın. Başarılı olmasını isterim. Sakin yakınım falanmış gibi hissettim ama yok öyle bir şey. İyi birine benzettim. O kadar. Fox Ana Haber Jeneriği

***

Haber Sunucuları Üzerine Fikir Jimnastiği:

NTV spikerinin canlı yayında yaşadığı talihsiz olayın ardından şunu düşündüm; Haber sunduktan sonra ne yapıyor bu spikerler, o haber videosu yayınlanırken? Biri şarkı söylüyormuş mesela...

Birand amca eminim sıradaki haberin hazırlığını yapıyordur. Bir haberi de tek seferde okuyayım diye. Sayın Kırca, kameraman arkadaşıyla satranç oynuyordur belki. Gökhan Taşkın "acaba ne muziplik yapabilirim?" diye düşünüyor olabilir. Tuğba Algül sıradaki şarkısını seçmeye karar verirken Defne, bir sonraki program için giyeceği kıyafeti düşünüyordur. Esra Duygu Akgün, nasıl olsa güzelim, tatlıyım ekstra bir şey yapmaya gerek yok diyordur?

Son dönemlerde haberleri ayakta sunuyor bir kısım sunucular. Öylede güzel ama oturun yani, sorun değil. Uğur Dündar hakkında hiç konuşmadık biliyorsunuz değil mi? Bence o apayrı bir konu başlığı altında değerlendirilmeye layık olabilir.

Canlı Yayın vol.1 sonu.

Giresun Valisi & Marmara Üniversitesi Dekanı (Haber)

"Giresun’u kötüleyen şeyleri yazmayın. Giresun’un aleyhine olan şeyleri ulusal basına taşımayın. Bu içimizde kalır. Kol kırılır, yen içinde kalır. ’Cenazeyi derme çatma teleferikle karşıya geçirdiler’ diye haber yaptınız. İyi mi oldu? Belki sen oradan 3-4 puan ya da 400-500 lira aldın. Ben vereyim sana o parayı, yazmasan. Giresun’u Türkiye’ye olumsuz yansıtmasan" demişti Giresun Valisi.

Haberi okuduktan sonra aklıma direk Gürkan D. geldi. Üniversiteden pek sevdiğim bir arkadaşımdır kendisi. Onunda bu tür söylemleri vardır. Bir gün Meltem'deki (Antalya'daki Meltem köprüsü) üst geçitten geçerken beraber, köprü üzerinde yer tezgahı açan abiyi fark etmemiştik. Ben biraz bastım o tezgahın üstüne. Özür dilemeye kalmadan pek sevdiğim arkadaşım Gürkan: "Abi parası neyse vereyim, zarar varsa lütfen kusura bakmayın" dedi. Abi önce özür dileseydik?

Para, söz konusu olduğu zaman halledemeyeceğimiz pek bir şey yoktur aslında. "Hani bir kereden ne olur canım" düşüncesi beynimizde zıplamaya, hücrelerimiz arasında F1 yarış araçları gibi tur bindirmeye başlar temiz düşüncelerimize. Topyekun düşünmüyorum merak etmeyin. İşini hakkıyla yapan muhabir/yazar/çizer arkadaşlarımız vardır mutlaka. Ama aralarda çürük elmaların çıktığını da biliyoruz.

Şimdi Giresun Valisinin içinde art niyet var mı Allah aşkına soruyorum? Peki, o haberi yapan arkadaşın bir art niyeti var mıdır? Bence ikisininde niyetlerinde sorun yok. Ama Vali Beyin isteği dönen çarka uymuyor, sorun orada. Tamam, Giresun'u ya da başka bir şehri hep iyi haberleriyle izleyip bilelim ama, hani nerede habercilik anlayışı o zaman? Bir de ne kadar etik bu istek Vali Bey? Madem çıkacak kötü haberi önleyecek kadar 300-500 paranız var biraz daha katında iyi haber yapsınlar diye para ver, olmaz mı?

***

Marmara Üniversitesinde yaşanan skandalı da okudum sabah sabah. Bir dekanın fakülte çalışanlarını tehdit etmesi ne demek? O öğrenci terörist, bu öğrenci orospu çocuğu diye fişlemek ne demek? 7 göbek öteden gelmiş akrabanı yüksek lisans sınavından geçirmek ne demek peki? Birini açıkla kafidir. Hayır, insanı okumaktan soğutuyorsunuz.

***
×

KATEGORİLER:
PROJELER
BİZE ULAŞ:

  • E-Posta
  • okanoztuurk@gmail.com



|| 2011 Tüm Hakları Saklıdır ||