-->

Geceye Bir Şeyler Bırak, Ben Gelir Toplarım

Mesela evde kokunu bırak, gittiğin belli olmasın. Sokakta adımlarını bırak, hala beraber yürüyor olalım. Denizde yansımanı bırak, karşılıklı bakışalım. Havada nefesini bırak, aynı şehirde yaşayalım. Bardakta tadını bırak, tekrar içelim.

Gündüzleri gecelere göre daha insaflı görünüyor olabilir ama öyle değil. Gündüz güneş var, hava aydınlık, tüm gerçekler apaçık ortada. Her şeyi görüyorsun. O anda fark edemiyorsun belki, oysa tüm izler hazırlanıyor gece için... Şehrin küçüğü büyüğü fark etmez, herhangi bir köşesinde iz bırakmışsa alıp başını gitmez. Yaşamak, bin parça halinde, kırık kalbinle yaşamak...

Gece olmuş, gündüzün tüm hıncı kendini bırakmak için sabırsız. Sen savunmasız. Ağlamak iki damla gözyaşı değil, bir melül bakıştır şimdi. Hala bölünüyorsun, kırılıyorsun, parçalar çoğalıyor. Toplamak seni, kime düşecek bilinmiyor. Bu dağılma hengamesi ilk değil, son olmasını istiyorsun o hiç değil. En ağırı bu sanıyorsun, büyük yanılıyorsun. Şimdi kırıkların daha çok, onlarda büyüyecek...

Görmek, işitmek, tatmak, koklamak ve dokunmak sana; Beş duyunun da ortak çaresizliği şimdi. İlk kez seven bir çocuk gibi, yağmurdan kaçmayan kelebek gibi çok sevdim seni. Tahribatın da o denli.

Önce kısaldı cümleler, araya soğuk bir rüzgar girdi. Kalplerimiz henüz buz tutmadığı için tekrar sarıldık. Isındık mı? Hayır. Oda sıcaklığında bekletilen duygularımız var bizim. Mevsimini bekliyoruz belki de, ya alev alıp tutuşmak için, ya da buz kesip kırılmak için. Bu belirsizlik hep var. Hiç geçmedi.

Bazen çekip gidiyorsun. Nereye gidiyorsun çocuk!? Geceye bir şeyler bırak ben gelir toplarım.

Oğuz Atay'dan Tutunamayanlara Kısa Notlar

"Beni anlamalısın… Çünkü ben bir kitap değilim. Öldükten sonra kimse beni okuyamaz. O yüzden yaşarken anlaşılmaya mecburum."     Ve bu yüzden merak ettiğin ne varsa ya şimdi sor ona, yada unut gittiğin bir yerde. Uzun yolculuğun olursa al beni de yanına, daya başını camlara, sen oturduğun yerde hareketsiz, geride kalan herşey ters yöne koşuyor..

"Ne yeniden yaşamak mümkün, Ne de yaşadıklarını silebilmek..."
     Düz bir zaman çizgisi üzerinde geriye dönüp bakmaya müsaade var fakat geriye dönük düzenlemeler yapmak nefes aldığın ilk günden itibaren yasaklanmıştı. Ne kadar az hata yaparsan, o kadar daha hata yapma olasılığın artacaktı. Yani normal olanı yaşıyoruz. Bol hatalı, bol yanlışlı.

"Çünkü sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi. Ya hiç sevmemişsem bugüne kadar?"
     Sende haklısın ve hiç emin olamadığın şeylerle yaşamaya devam ediyorsun. Yaşamak senin için boşa kürek çekmek gibi bir şeye benziyor gitgide. 

"Zaman herşeyin ilacı ise, fazlası intihara girmez mi?"
     Kanına karışmış zehri fark edene kadar her şey için artık çok geç olmuştur. Acı çekmeden ölmenin diğer adına "zaman" diyorlar. Onca anlatı sanatının hiçbirinde zamanın işe yaradığı görülmemiştir. Yeni bir deneye gerek olduğunu düşünmüyoruz. Ayrıca zaman seni değil, sen zamanı yönet. 

"Tereddütlerin resimlerini çizerdim yüzlerine bakarak. Soluk ve düz çizerdim."
     Tereddüt eşittir korku. Korku eşittir yanlış eylemlere. Sonsuz bir denklem kurulabilir. Çözdükçe iki katına çıkan bilinmezler. Bir kararsızlık peşinde birçok olasılığı taşır. Neresinden tutarsan tut elinde kalan cinslerden. Tereddüte düşmemek elde mi? Hayatını yeniden şekillendireceğin kararlarda özellikle? Fazla karmaşık olmaması için düz çizgiler, gözünüze çok dokunmasın diye soluk çizgiler... En azından hafifletir sizi. 

"Kelimeler, kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor."
     Bir kelime seç. Sesli olarak beş, on, yirmi kere söyle. Duydun mu? Hiçbir anlamı kalmıyor. İstersen saatlerce kendi kendine söyle, yüksek sesle söyle... Nasıl istersen öyle söyle. Olmuyor görüyorsun değil mi? Doğru zamanda, doğru kişiye, doğru kelimeyi de denk getirebilmek büyük marifet olsa gerek. 

"Yaşantısının kısır çemberini yırtmalıydı."
     Tutturmuşsun ille de bu diye. Tamam yine o olsun. Ama sen bide farklı bir açıdan bak. Aynı şeyi farklı göreceksin. Belki daha fazla sevecek yada ondan vazgeçeceksin. Sabit fikrin tanımı seninki değil. Birazcık persfektif meselesi...

"Birlikte oldukları zamanlar içinde gene yalnızlıklarını yaşıyorlardı."
     Bunun tek bir açıklaması olabilirdi. Uzun yıllar boyunca yalnız yaşamış iki insanı, bir odaya hapsetsen bile alışa gelmiş yalnızlıklarını bir çırpıda kenara atamazlar. Der ki yalnızlıkları, sen yokken, biz vardık. Ne diyebilirsin şimdi? Yalnızlara, yalnızlıklarıyla vedalaşmaları için izin vermek gerekir. Sen beklemesini bilirsen, O zaten seninle gelecektir. 

"Oysa sen, yalnız kafandakilerle ilgilisin. Beni görmüyorsun."
     Bu bir gariptir. Önce düşünceler içinde doğrusunu bulmaya çalışırsın, karar vermek istersin, iyice bir süzersin, tam olarak "bu!" dediğin anda başka bir sonuca ulaşırsan, tekrar en baştan başlarsın, işin içinden çıkmak zor olur. Şu kafalardaki doğruları tek seferde bulabilsek, seni bu kadar bekletip, nezaketsizlik etmezdik. 

"Kurduğum hayaller, bir bekar odasının dağınıklığına boğuldu..."
     "Odalarda ışıksızım" diye başlamak istedim. Bu odanın belli noktalarında hatıraların var, bir müddet kokun kaldı mesela. duvarlarda sesinin tonu, dokunduğun yerlerde izlerin. Tüm bunların üzerine biraz hayalini serpiştirdim. Gerisi gelmedi. Gelmeyince tek başlarına tutunamadılar, boğuldular. 

"Aç bakalım şu radyoyu belki sevdiğin bir şey çalıyordur..."     
     Radyo dinlemeyi severim bilirsin. Çalan güzel şarkı olursa yanına seni de eklerim... Biraz da kırmızı şaraptan...

"Neden bazı insanlar, bazı şeyleri hiç bilmiyorlar? Duysalar, dinleseler, hatta karşılarında görseler bile bilmiyorlar."
     Bunun tahlilini yapmak güç olacak biraz. Aslında bakılırsa zor olanı yapıyorlar. Benim yapamadığımı yapıyorlar mesela. Bildiklerimi bilmemezlikten gelemiyorum. Gördüklerimi yok sayamıyorum, duyduklarımı nasıl unutabilirim? Seni nasıl ıskalayabilirim?

"Daha kaç kez ıskalayacağız hayatı Olric? / -Oklarımız bitene kadar efendimiz."
     Cephanesi sayılı olanların şanslarıda kısıtlanır. Tam on ikiden vurmak diye bir deyim var. Kovan kovan bal yiyenlerin başına bile gelemeyen deyimlerden. Sahi kim için söylemişler bunu? Baktığın zaman görüyourz ki, herkes hedefi vurmak konusunda tam anlamıyla altın madalyalık bir beceriksiz. Elinde yayı, sırtında oklarıyla beklemede olanlara not: tadını çıkarın ne vuruyor, nede vuruluyorsunuz. 

"Descartes düşündükçe var olduğunu söylüyordu, oysa ben düşündükçe yok oluyorum.."
     Belli ki Descartes Bey için aşkı yaşamak mümkün olmamış sayın okuyanlar. Eğer bunu yaşamış olsaydı şöyle de bir ekleme yapabilirdi: "Düşüncelerim bir yerde kilitlenip kalıyor, öyleyse aşık oluyorum"

"İyi geçinmek, iki kişinin kusursuz olmasıyla değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmesiyle olur."
     Tespit yerinde. Teoriden geçer. Uygulamada kalır. Bütünleme sınavlarına çalışmakta fayda var. Böylece eksiklerini görür, düzeltmek için yeni bir şansın olur.

"Ne zoruma gidiyor biIiyor musun OIric? O’na yazdıkIarımı o’ndan başka herkes okuyor. "
     Olasılıkların bir gün gerçekleşmesi ile yetiniyor olmak, evrenin bize tepeden bakıp kahkaha atarak gülmesinden başka bir şey ifade etmiyor olabilir. Bakın yine olasılık ihtimalinden bahsediyoruz. Öyleyse? "Her zaman bir ihtimal daha vardır" deyip, toprak yoldan asfaltlanmış dört şeritli ana yola çıkartıyorum sizi. Trafiğin akışını bozmadan, gelin bu tarafa doğru. 

"Anlamasan da olur. Kimse anlamasa da olur. Gerçek hürriyet budur. Ben anlıyorum. Anlatamasam da olur." 
     Aslında tam olarak insanın kendisini bilmesiyle alakalı bir durumdur. Kendine sorduğun sorulara takır takır cevap verebiliyorsan, alâ. Gerisi mühim değil,tescillidir. Yine de bilse güzel olur.

"Yağmur yağıyor Olric ıslanıyor her taraf, ağlasak anlarlar mı? / –Anlamazlar efendimiz…"
     Normal zamanda, hava güneşliyken, bahar gelmişken, kuşlar göç ederken, mevsimler değişirken, kışın üşürken, hikayelerin sonunda, çilingir sofrasından sonra, uykudan önce, rüyalarda, günaydın derken, gözler seni ararken, sen yokken... Tüm bunlar yaşanırken beni anladın da, yağmurlu günde ağlamışım onu mu fark edeceksin? 

"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok."
     Çok kırıldık, büyük kırıldık, kırıldığımız yerden de ayrıldık. Bunları biliyorsun. "Şimdi uyu... Biraz uyu. Kurşuna dizilmiş yalnızlığın yanına uzan ve biraz uyu." Her şey yoluna girdiğinde sabah uyanıp birbirimize "günaydın" diyebilelim.

"Belki yarın sabah soğukta uyanmanın bir anlamı olur. Sana çay pişirmek gibi..."
     Bunu sevdim. Zaten kahvaltıyı da severim. Sabah, öğlen, akşam... Yanına çay... Severim. Seninle içerken daha anlamlı olacaktır. Ve Süreya'nın dediği gibi "bize iki çay! biri açık olsun, o öyle severdi"

"Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?"
     Yazdıklarımı okuduğuna göre (burada okuyucu kendinden şüphe etmekte), sustuklarımı da duymuş olman gerekiyor (okuyucu düşüncelerini dizginliyor). Kelimeler demiştik ya az önce, hani bazı anlamlara gelmeyen kelimeler. Biraz öyle, biraz böyle... Susmak daha değerli geliyor bana. Bazende böyle konuşmak. Ama seninle değil, senin duyma ihtimalinle... Okuyucu daha çok susuyor şimdi.

"Çaresizlik yüzünden birçok şeyin anlamı kayboluyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar?"
     Kaybolmak dediysek öyle "sonra bulurum" türünden bir kayboluş değil bu. Toz olmak gibi evrende her gün başka bir gezegende uçmak gibi. Uçuk bir şey. Mektuplarda öyle işte... Kayboluyorlar sürekli, hemde okunamadan. Okuyacak biri olmadan. Şöyle bir sözde "Teşekkürler,bir zamanlar beni cok sevdiğin için. Bu mektup da olmadı,kelimeler toparlanmadı,işte şimdi çöpe gidiyor. Yinede mektubuma son verirken. Seni her zaman çok seven, Ben.." demek yerinde olurdu.

"Ölüm değilse bizi ayıran; yazık olmuş. "
     Her son bir yeni başlangıç diyorlar. Her yeni başlangıca seninle birlikte başlamak dileğiyle o zaman. Hiç ayrılmamak ümidiyle...

"Bütün hayatınca konuştu. Sonunda tutunamayanlar diye bir söz çıkarabildi ortaya: bir tek kelime."
     Öyle değerli ki... Anlatıyor bizi.

Mutluluğu Bekliyoruz

Kaçan trenin yeni seferini bekler gibi...

Sende başka bir zamanda, başka bir yerde, başka birinin hayalinde olmayı isterdin. İsteklerin cevapsız kalır çoğu kez, kelebeklerin kanatlarına ağır gelir böyle şeyler. Tren yola çıkmış, arkasından sadece bakmakla yetinirsin. O treni nasıl kaçırdığına hayıflanırsın, kendine kızarsın. Geçmez üzüntün, o trenle beraber neler kaçırdığını bilemezsin. Bildiklerin ise sınırlı... Vagonlarından birinde olmak için neler verebileceğini "keşkelerle" ölçer yinede karşılığını bulamazsın. O trenin, o seferi "çok mu önemliydi?" diye sorarsın. Önemliydi, artık kaçırdığın için daha da önemli hale geldi. "Mutluluk", bir ihtimal kaçırdığın trenin içinde kaldı, senden gitgide uzaklaşıyor; bir ihtimal seninle kaldı istasyonda yeni seferini bekliyor.  Bu bile seni hüzünlü bir gülümsemeyle heyecanlandırıyor.

Gidenlere "geçmiş zaman" diyorlar. Arkamızda bırakmayı bir türlü öğrenemediğimiz, yarım kaldığına kanaat getirdiğimiz, aslında yapabilecek hala son bir hamlenin varlığına inandığımız, ismine tezat düşen bir beklentidir geçmiş. Ondan ne bekleyebilirdik ki? Baksana umarsızlığına "geçmiş gitmiş" sözde. Geçmişini yolda görsen belki dönüp yüzüne bile bakmazsın ama bir düşünsene? Sana o kadar sadakatli ki sürekli peşinde(!)

Tren biletlerinde kalkış saatleri de yazar, gideceği istasyonlarda... Biletine bak! henüz kaçırmadığını fark edeceğin yolculuklarını göreceksin. Tarihini, saatini, yerini senin belirlediğin, cam kenarı koltuğunda, mütevazi bir seyahat... tamamıyla iadesi mümkün bir bilet. Tüm hakları sende saklı olan. Ve hatta yol arkadaşını kendin belirlediğini de unutma. Yolculuğu bu kadar seven biri olarak, bu seferi kaçırmamalısın.

Geri dönüşümü mümkün olmalı zamanın. Affetmeli bizi.Sonra kaldığı yerden devam. Mutluluğa bir bilet daha kesildi şimdi. Sıradaki senin olacak.

Not: Biletler sınırlı sayıda, elinizi çabuk tutun.

Kurşun Kalemin Sırrı

Yazmayı öğrenmeye başlarken herkes kurşun kalem kullanır. O kadar barizdir ki hata yapacağımız, yanına da silgi iliştirirler ve hatta kalem tıraş. Silginin kuvvetini hatalarımızı sildikten sonra anlarız, kalem tıraşın cömertliğini de bize yazmak için tekrar şans verdiğinde görürüz. Eğer yazdığımız bir defter ise bize peşin peşin fazlaca şans vermiş sayarız. Hunharca, düşüncesizce kullanan yine bizleriz. Onlarda kendi aralarında ayrılırlar; çizgili, çizgisiz ve kareli olarak. Tercihi belkide bize bırakıyorlar? Çizgisiz kağıtlara o kadar imrenirim ki, onlar kadar düzensizliğe, rahatlığa, belki özgürlüğe, yada seçim hakkının oluşuna... istediğin yerden karala, hüküm senindir. Çizgililer de ideal eş tipidir. Tertip ve düzen onların anayasasıdır. Kareli defterlerle aram hiç iyi olmadı. Onlar sürekli bir baskı altına alma çabasındadır seni. Sürekli bir kafese tıkma derdi vardır. Baskıcı iktidarı elbet senin iyiliğin içindir ama hatırlatmakta fayda var, o kadar baskı ve yasak seni ters yola sürükleyecektir.

Şanslı olanlar kurşun kalemleriyle aynı cephede yer alanlardır. Aynı düşmana siper alan, aynı tastan çorba içendir. Eğer bir savaşta yer alıyorsan "taraf" olmak şansını sayısal olarak arttırır. Çoktan kaybetmeyi göze almış bir kurşun kalemi hiçbir sözcük, hiçbir nokta durduramaz. Tek arzusu gücünü kağıda yansıtmaktır, senin yardımınla.

Her zaman değil ama bazen arkanı dönüp gidemediğin gibi, yüzüne bakıp söyleyemediğin şeylerde olur. Söyleyemediklerini içinde biriktirmenin hiçbir neticesi olamaz. Dökersin ulu orta evin her tarafına, sonra toplarsın bir süpürge bir kürekle, üzerine birde villada... Kış ortasında bahar temizliği gibi yada uykunun tutmadığı gecelerde toz almak gibi. Tam o esnada eline geçen bir kurşun kalemin varsa unuttuğun bir köşede, masandan düşmüş yere, yuvarlanmış koltuğun altına... Mutlu olursun bulunca. Mutlu olursun çünkü fark edersin ki, hala şanslısın. 

Ayrılık zor olur. Kolayını daha görmedik. Her ayrılığa bir bahane, bir sebep, bir gerekçe bulunur. Başka türlü bir şey bizim istediğimiz. Ayrılığın yazmadığı bir kitap kahramanı, bir yolcu, bir mucize. Bizim memleket bol yeşilli, bol güneşli, bol sevdalı ve bol ayrılıklı... Bir kurşun kalemin varsa hala, bir şansın vardır hala...

Sonrasını Sonra Düşünürüz

İnsanlar hep iki gruba ayrılırlar. Mutlu olanlar ve mutsuz kalanlar gibi mesela. Zengin olanlar ve fakir kalanlar gibi ya da… Ya da bencil olanlarla, mütevazi kalanlar gibi. İstediğimiz kadar çoğaltabildiğimizin farkındayız bu örnekleri. Sonsuza kadar… Bizi tercihlerimiz yöneltir, adım attırır ve sonuca varmamıza yardımcı olur. Tercihte bulunmalı mıyız? Tercih edilen olmakla, tercih eden arasındaki uçurum farkıyla birlikte illa ki tercih edilecek bir durumun karşına çıkıvermesi aslında seni ayırmıyor kimseden. Tercih ederken aynı zamanda tercih edilen oluyorsun, sen daha farkında değilken. Bu konuda anlaşalım, çokta bir fark gözetemiyoruz aralarında.

Şimdi yapmadığımız tercihlerin sonuçlarıyla ilgilenelim, ya da ilgilenmeli miyiz bir bilelim. Sürekli tercihlerimizden, seçtiklerimizden, taraf olduklarımızdan sorumlu olduğumuzu düşünürüz. Peki ya birini seçerken diğerleri? Diğerlerinin değerlendirmesini de elbette yaparız, başına çoğunlukla “keşke” etiketi koyarak hemde. Keşkeleri hem olumlu anlarımızda hemde olumsuz durumlarımız da ardı ardına kullanırız. Joker bir kelimedir, iş görür, daimdir.

Yaşımız kaç olursa olsun, eğer hayatın içindeki güzelliklere çocuk yanımızla bakabilirsek, tüm zamanların en güzel ikilemini yaşamış oluruz. Beyin dünyan yaşını alıp giderken, düşünce dünyanla birlikte diri kalabilmektir senin duruşun. Belki zamanı yavaşlatmanın formülü çocuklarda gizlidir. Dikkatli bakmak lazım.

Ne olursa olsun “yapmaktan” korkmayın diye bir telkinde bulunmak isterseniz, size hak veren çok olur. Çünkü birçoğu “yapmadığı” için pişmanlık içindedir. Bırakın kendinizi “yapın!” Sevemediğimiz, konuşamadığınız, ulaşamadığınız, dokunamadığınız, öpemediğimiz hiçbir şeyin hayaliyle yaşayamazsınız. Bir süre sonra sizi tüketmeye başlar. Dayanamazsınız.

Önce “yapın!” sonrasını sonra düşünürüz. 

İstanbul, Kız Kulesine Aşıkmış


Fakat İstanbul derin bir meseleydi. Yolları dardır mesela kolay geçilmez. Sularıda soğuktur bir tas içilmez. Öksüzdür kalbi bir söz söylenmez. Taşları ağırmış, yorulmuş... Ekmeği boğazında kalmış gibi, kolay kolay yutkunamazsın. Çok seversin, üzerine titrersin, belki sandıklara bile kaldırırsın ama değiştiremezsin hiçbir kıvrımını. Kimse değiştirmek istemez de zaten, sadece korumak içindir her şey. Seninle yada sensiz, istemsiz bir ürükekliktir bizimkisi. O, hep güzeldi ama hep... Uykuya karışırken de güzel, uykudan gözlerini ilk açtığında da...  Çünkü samimiydi.

Sana İstanbul'u baştan anlatmayacağım. Bilmem gerekenleri biliyorsun, ama İstanbul'un Kız Kulesine aşık olduğunu sana hiç anlatmamıştım. Çünkü bu derin bir meseleydi. Kapısından girersen dönüp kaçamayacağın, bir gülümserse asla unutamayacağın, eğer yarın olursa dün gibi yüzüstü bırakamayacağın derin bir meseleydi bu.

Her şey için o kadar erken ki ve bir o kadar da geç... Zaman bir garip şu sıralar. Yıl olup üzerine geliyor koşa koşa, gözünü korkutuyor; adım oluyor yavaşlıyor, göz kırpıp sana, devam ediyor yoluna. O da kararsız. O da haklı. O da yalnız.

Aşıkmış bizim oğlan kıza, sürekli karşı karşıya, uzun uzun bakarlar, uzun uzun da susarlarmış. İstanbul'a rağmen Kız Kulesi yine de yalnızmış ama... Zamanı sayma, mekanı sınırlama, kimseye de anlatma...

Çünkü hepsi aramızda.

"Kafası Karışık" yada "Bulanık"

Kurmaya başladığım her cümlenin derin bir anlamı olacakmış gibi gözlerimin içine dikkatlice bakanlar için titrek bir sesle "üzgün" olduğumu belirtmek isterim. İnsanlar bekler, beklentileri vardır çünkü. Çünkü insan ister, istekleri vardır. Kendini yeniler, tekrarlar, buna ihtiyacı vardır. Küçük bir çemberin içine sıkışmış fikir dünyasının dışına çıkamaz çoğu kez. İnsan korkar, korkuları vardır çünkü. Çünkü korkmak bazı sorularına cevap olur. Cevaplarsa çoğu zaman yalan olur.

Belli belirsiz hislerimiz istenmeyen gebelik gibi kapımızı çalar birden. Daha hazır değiliz ebeveyn olmaya. Ebeveyn olup, duygularımıza analık, babalık yapmaya. Açmasak diyorum kapımızı? Duymasak keşke çalan zilleri? Bakmış olmasak keşke kapı dürbününden acaba kimmiş o diye... İnsan meraklıdır, merakta etmelidir, etmek zorundadır. Belki de bütün bu keşifler "merak" duygusunun çocuğudur? Duyguların çocukları olur mu? (Sordun dimi bu soruyu?) Küçük bir merak ne olaylara gebedir aslında, biliriz.

Her taraf sahipsiz duyguların istilasına uğramış. Kime dokunsan "kafası karışık" yada "bulanık" halde. İnsanlar tedirgin... Tedirgin olma duygusu, aşırı kaygı, sıkıntı, korku (anksiyete) popülaritesi yüksek psikiyatrik mesele. Kabul etmediğimiz (ama sahip olduğumuz) ve hatta milattan önce de var olan, tıbbın babası Hipokrat'ın halt yemesi sonucu keşfedilen sevimsiz görünümlü şey. Bi'şey...

Bazı hislerimize üvey çocuk gibi davranmaktan vazgeçsek diyorum, dedim. Garipsedim. Sonra "hayır" dedim. Bilirsin, sevimsiz şeyler sevilmezse, sevimsiz şeyler sevilmez. Sevilecek onca güzel şey arasında neden sevilmeyeni tercih etmeliyiz? Ne yani, sen zoru seven kadınlardan mısın? Hislerini yıpratmaya, düşünce dünyanı köşeye kıstırmaya ve daha önemlisi, kendini olmadığın birinin yerine koymaya hiçbir gücün hakkı olamaz. Bence.

Kurmaya başladığım her cümlenin derin bir anlamı olacakmış gibi gözlerimin içine dikkatlice bakanlar için titrek bir sesle "üzgün" olduğumu belirtmek istemiyorum. Vazgeçtim.

Bugün PAZARTESİ

Bu gün Pazartesi. Kendisini hiç sevmediğimiz, sendromlardan sendromlara koştuğumuz bu zavallı pazartesi olmazsa ne yapardık bilmiyorum. Cumayı sevmek için bir nedenimiz olmazdı mesela ya da pazar günü yapılan banyoların, her zaman hazır olması gereken jilet gibi kıyafetlerin hiç bir anlamı olmazdı. Ayrıca bu günün adını değiştirsek ya da yerini değiştirsek yine sevmeyiz kendisini. Sevmeyiz ama kendimizle çelişmekten de geri kalmayız. Eğer pazartesi olmasaydı yeni başlangıçlar nasıl yapılırdı? Mesela kilo vermeye ne zaman başlardınız? Salı mı? Perşembe ? Pazar? Bence hiç biri ''pazartesi günü başlarım'' cümlesi kadar sempatik değil. Büyük acılar içindesiniz yıkıntı döküntü altında kalmış hissediyorsunuz kendinizi en kötü ihtimal bir pazartesi gelir ve yeniden ayağa kalkma hissiyatı verir size. Pazartesi sendromdur doğrudur ama aynı zamanda da yeniden başlamaktır, sıyrılmaktır,karar vermektir. Aşık olmaktır mesela pazartesi. Biriyle tanışırsınız,konuşursunuz sonra bir pazartesi sadece pazartesi güzel uyanırsınız. O his sizi o günün en güzel insanı kılar ve geçen hafta da o hissiyatla devam edersiniz. Düşünsenize bu hissi bir çarşamba günü yaşadığınızı haftanın tam ortası pazara çok yakın. Pazar günlerini de bilirisiniz işte kimi zaman dolapta unutulmuş kayısı reçeli gibidir bazen sofraya konulan ama hiç dokunulmamış kimyon gibi ya da ne bileyim akşamüstü saat 5 de tek ders için dershaneye giden çocuk gibidir pazar. Pazartesi yine patates gibi uyanmak zorunda kalırsınız. Oysa iyisiyle kötüsüyle pazartesi başlarsanız haftayı da kurtarmış olursunuz. Başlangıçlarınızı yapmış, kararlarınızı vermiş ya da en azından nefes almaya yakın uyanırsınız. Yaşlarımız kadar yaşadığımız onca pazartesi ve yaşayacağımız onca pazartesiye selam olsun. Pazartesilerle  anlaşmak dileğiyle.

Biraz ipucu içerir

Öğrenciliğin en güzel kısmı kendinize vakit ayırabiliyor olmanızdır. Bir dakika. Düzeltiyorum. Benim öğrenciliğimin en güzel yanı okulumun sadece bir kaç günden ibaret olmasından ve başvurduğum işlerden geri dönüş alamamış olmamdan dolayı kendime zaman ayırabildiğim bir öğrencilik yaratıyor bana. Bu gün o fırsatlardan birini kullandım ve sinemaya gittim. Kocan Kadar Konuş Diriliş filmiydi bu film. İlkini yanımdaki insandan mı yoksa psikolojim mi elvermedi bilmiyorum normal bulmuştum yani çok beğenmemiştim sanırım ama bu filmi çok beğendim. Aslında film güzel ya da çirkin olduğundan değil de kendimle bağdaştırdığımdan çok sevindim sanırım. Filmi izleyecekler olursa ip ucu vermek gibi olmasında işte Efsun'un evlenme telaşında başından geçenler. Kendi istediği gibi değil de başkalarının istediği gibi ya da bize dayatılan değer gibi görünen ama çoğunun gösterişten ibaret olduğu şeyleri yaşayan kızın hikayesidir. En sonunda olmak istemediği bir ortamda, kendini içinde iyi hissetmediği bir gelinlikle tonlarca kalabalığın içinde evlenmek üzere bulur. Neyse ki düğüne inememiş odasında ağlarken bulunmuştur. Burda ki esas bizi etkileyen damat Sinan'ın hareketidir. Bu olay normal hayatta olsa ''hadii aşağıda herkes bizi bekliyor'' ya da '' saçmalama şimdi nasıl böyle bir şey yaparsın '' ,''bak annemler ve annenler dışarıda hadi kalk'' gibi cümleler kuracakken kahramanımız Sinan hemen o anda yere çöker '' herşeye yeniden başlamayı'' teklif eder ve o an yeniden evlenme teklifi eder ve Efsun'un hayalinde kırmızı iple evlenmek gerçek olur. (Filmi izleyenler bilir kırmızı ipi). Ve ondan sonra koşarak ağaçlık,sessiz bir yere giderler nikah memuru oracıkta kıyıverir nikahı. İşte gerçek sevgiyi kahramanımız Sinanda görmüş oluyoruz. Baya uzun uzadıya filmi anlattım ama bunları anlatmasaydım varamazdım sonuca. Filmin sevdiğim kısmı tüm film boyunca Efsun'un kendi gibi davranması ve ne kadar ayak uydurmaya çalışsa da kendinden ödün vermemesidir ve sonunda istediği gibi evlenmesidir. Bu gün aynı şeyleri eğer ben yaşasaydım diye düşündüm sanırım düğünden kaçardım. Eğer damat kahraman Sinan gibi bir cevap vermezse damattan da kaçardım zaten o zaman demek oluyor ki aramızdaki şey o kadarda güçlü değilmiş. Bildiğim şeyi bir  kez daha tekrarladım o an kendime. Asla kendin olmaktan vazgeçme. Asla kendi yolunu ve benliğini kaybetme. Asla başkalarına bakarak yaşama ve ne olursa olsun kendinin değerini bil. Bence Kocan Kadar Konuş Diriliş kişisel gelişim kitaplarından daha iyi bir kişisel gelişim olmuş.

Zaman Boşluğu..

Yazamayınca kötü hisseder oldum.Bıraktım işimi gücümü geldim.Arka planda sevdiğim şarkılar çalarken bıraktım kendimi satırlara..Zaman denilen tek kelimeyi düşünüyorum.Ne kocaman bir kavram öyle o..Aslında düşünmemek en güzeli.Neden plan yapılır ki?Nereye yetişmeye çalışıyoruz?Neden sevdiğin birine sadece beş dakika ayıramazsın ki?Fondaki şarkı güzel değil..Değiştirdim..Doğru şarkılara yanlış insanlar yüklemek gibi hatalar yaparız.Hem de hep yaparız bunu.Sonra yanlış insanla beraber doğru şarkıda gider beraberinde.Yeni sesler ararsın..Buldun zannedersin ama aslında sen hiç şarkıyı sevmemişsindir..İnsanlar hep yanlış zaten..Doğru kim ya da nerede diye sorarım hep.En sevdiğim bölüm de bu işte.Kimse cevap veremez.Tiyatroda durum komedisi diye bir kavram vardır.Her gün bunu yaşıyorum.İçinde bulunduğumuz durum fazla tiyatral geliyor olsa gerek ki kimsenin gülmeye hali yok.Konuları fazla dağıtıyorum yazarken.Farkındayım.Aslında hiç toparlamak için uğraşmıyorum.Biraz dağınıklık iyidir.Gidenlerin bıraktığı dağınıklık vardır birde ki kolay kolay çıkılmaz içinden..Tüm yaralar kapanır klişesi yalandır.Hep açık kalacaktır.Bir yudum daha..Daha içten olmak istiyorum..Konu gittikçe derinleşiyor mu yoksa ben mi fazla derinlere dalıyorum?Umursamıyorum.Nasıl olsa biryerler de birleşirler..Gamsız olmamak lazım..Fazla ironik oldu..Hep derim..Sakinim..Bu kadar yazdıktan sonra aklıma geldi.Kardeşim,canım,herşeyim..Teşekkür ederim..Sayende yazıyorum..İyi ki varsın..

Ne düşündüklerini hiç önemsemedim.Etrafımdakiler öyle düşündüler çünkü öyle istedim.Küçük akıl oyunları diyelim biz buna.En sevdiğim şarkı fonda belirdi..Kelebek kadar ömrümüz var.Hemen başlayalım.Kaybedecek daha neyimiz var.Sevmek lazım..Hemen başlayalım..Nefes bile almadan..

Toparlanıp geliyorum..

Akşam Saati

Tam yoğunlaşayım diyorum hep bir engel çıkıyor..Bu sefer sakinim..Yazılacak çok şey var ama okuyan bulmak çok zor..Kaçtım..Sığındım ama harflerin arasına..Cümleler bile yorar oldu artık beni.Hayatı bile devrik yaşarken kurallar kime uygun?Karşı koymak neye yarar sağlıyor?Dediğim gibi hala sakinim..İşin yorgunluğu insanların karmaşası çok yorar beni..Hiç susmayan bir telefonum var mesela benim..sürekli şikayet ve isyan için arayan ve hiç tatmin olmayan insanlar biliyorum ki keşke olmasalar diyorum..Bu arada danışma falan değilim..Ama seviyorum onları..onlara baktıkça mutlu oluyorum..aciz olmayışıma seviniyorum..Evimin mutfağında zaman öldürürken kimsenin yanımda olmayışını seviyorum..Aslında çok derin gibi gözüken ama öyle olmayan rutinlerim var..Sabah kalk,işe git,çalış,saati doldur ki bitiş saati belli değil..sonrada evine dön..Çok kaçmak isterken hiç gidememek en büyük korkum ve her gün bununla yüzleşmek en ağır yüküm olsa gerek..Çok değil insanlarla aynı çerçeve de anlaşmak tek isteğim..Herkesin yalnızlıktan korkarken yalnızlıktan  mutlu olan bir adamım ben.. Hepsi bu..İşler güçler gider bi şekilde zaten çok kafaya takmıyorum ama kafamı ciddi ciddi rahatsız eden konular var..Bunlara yoğunlaşmakta içimden gelmiyor..Fazla kararsızım sanırım..Ama hala sakinim..Çok sevdiğiniz insanlar olsun bu hayatta..Ben otis abiyi çok severim..Candır kendisi benim için her ne kadar yetenekli bir adamın eseri olsa da..Başarılı hikayeleri var.Özentiliğe karşıyım!Hep kendim oldum ama esinlenmedim dersem yalan olur.Yazı kendimi anlatmamak üzerine kuruluydu ama tam tersi oldu sanki..Bilemedim..Ama hala sakinim..İlk yazım bu..Biraz heyecan biraz korku biraz endişe gibi klasik duygularım yok..Çok giriş-gelişme-sonuç cümlesi düşündüm.Sonra bir baktım hayatı zaten devrik olan bir adamım.Haa bu arada melankoli değilim.Ama böyle bir adamın da cümle toparlanması beklenmemeli bence..Zamanla daha fazla yazmak istiyorum.Ama ilk yazıdan sıkmak bana göre değil..Neyse..Sakinim..

Noel Babanın Yılbaşı Hutbesi

Her yıl bitişinde sürekli aynı soruların üstüne basa basa tekrarlandığı ve yine aynı soruların üstüne basa basa cevaplandığı günün içerisindeyiz. Kimilerine göre kutlamak sakıncalı, kimilerine göre tamamen kültürel bir etkinlik olarak görülmektedir. Yüzyıllardır bu süreç hep böyle anıldı ve anılacağa da benziyor.

Eskiye nazaran yılbaşı gecelerini kutlayan ailelerin sayısında artış gözlemlendiği söyleniyor. Bu durumu yılbaşı kutlamalarının dinsel bir olgu olmadığını kabul eden ailelerin çoğalmasına bağlayabilir miyiz? Nitekim yılbaşı kültürel boyutuyla incelendiğinde: iyilik, bereket, refah, barış, sevgi, başarı ve mutluluk.dileklerinin havada uçuştuğunu göreceksiniz. Tıpkı, doğum günü, anneler-babalar günü, sevgililer günü gibi, sıradan kültürel payı olan, dünya çapında kutlanan bir gün. Evrensel bir gün olmasını kabul etmeyenlerin dayandığı noktalardan en güçlüsü dini açıdan oluşabilecek zararların önüne geçilmesidir.

Elbette "kutlama" kelimesi, birçok kültüre, coğrafi bölgelere göre değişiklik gösterebilir. Artık "yılbaşı" ve "Taksim" ikilisini aynı cümlede kullandığımız zaman akıllara hangi görüntülerin geldiğini bilirsiniz. Bu durumu bırakın dini açıdan sorgulamayı, insanın cahilliğiyle de açıklamak zordur. Eğer kutlama kelimesinin dozunda kullanırsak Diyanetin 2003 yılında yaptığı açıklama sizleri hiçte "günahkar" görmez. Der ki Diyanet; "Kamuoyunu rahatsız edici ya da dinimizin emir ve yasaklarına genel ahlaka ve toplumsal kurallara aykırı davranışlarda bulunmak kesinlikle doğru değildir." Yani kutlama demiyor, ahlakına uygun davran diyor.

Yılbaşı, Noel ve Christmas Arasındaki Farklar:

Yılbaşı her yılın sonu olan Aralık ayının bitişiyle Ocak ayının başlangıcı arasındaki geceye verilen addır. Hiçbir dini figürü temsil etmez. Bir insan 365 günlük süreci tamalar ve yaşamında bir yıl ilerler. Yaşamaktan öte mutluluk varsa, onuda kutluyoruz zaten.

Dini değerlerine oldukça düşkün olan Hristiyanlar ise her yıl 25 Aralık tarihinden itibaren Hz. İsa’nın doğumunu kutlamaktadır. Noel bayramı adı ile kutlanmakta olan bu süreç 25 Aralık ve 26 Ocak tarihlerini kapsamaktadır.

Yunanca kökenli olan Christmas sözcüğü, Mesih anlamına gelen khristos kelimesi ile Latincede gönderilmiş anlamında kullanılmakta olan "miss" kelimesinin birleşimi ile ortaya çıkan Christmas kelimesi de aynı 25 – 26 Aralık tarihlerinde kutlanmakta olan Hz. İsa’nın doğumunu temsil etmektedir.

Tüketim Çarkında Sadece Bir Gün:

Her sene sürekli aynı tartışmaların içinde kalmak sadece kafamızı karıştırmaya yarıyor. Kutlamak istemeyenleri "küçümseyen" bakışlarda yok değil. Tercihlere saygı göstermeyi başaramıyoruz. Yılbaşı, diğer birçok "mutlu olma" günü gibi (yani sevgililer günü, doğum günü gibi) insanların bir araya toplayarak eğlenceli zaman geçirmelerini ister. Bu masumca bir istek gibi görünüyor değil mi? Oysa sadece bununla sınırlı değildir. Kimi gruplar için dine alet edilmekte, kimi gruplar gibi de yılbaşındaki aşırı tüketimden pay edinme durumudur. Aralık ayı içerisinde tüm medya ortamlarında "sene sonu", "yeni yıl" kelime grupları kullanılarak mal veya hizmet satmaya çalışan firmalarla doludur. İşte yılbaşının en büyük katkısı da budur!

Noel Baba'nın Açıklamaları:

Ben bir masal kahramanıyım. Yılbaşı geceleri çocuklara dilediği hediyeleri veririm. Çocukların mutlu olması beni yaşatır. Geleceğin noel babaları onlar olacaklardır. Bilindiği gibi yılbaşı eğlencelerinde yetişkin insanlar rol alır. Çocuklarını ya erkenden uyuturlar ya da büyükanne, büyükbabalarına emanet ederler. Belkide en mutlu olması gereken çocuklar bir nevi ihmal edilirler. Bunu sadece yılbaşıyla sınırlandırmak tabi ki yanlış olur. Fakat yeni bir yıl ve umut dolu, başarı dolu bir yıl için gülümseyerek başlasalar fena mı olur?

Şu yılbaşı gecelerini kaos haline getiren birtakım insan grubuna kırgın değilim. Dediğim gibi benim işim çocuklarla ve onların mutluluğu için varım. Bunun dışında kalan tüm çarpıtılmış bilginin, inanışın içinde yer almıyorum.

Mutlu yıllar "çocuklar"...

Bol Gelen Kıyafet

Ölüm bol durur çocukların üzerinde. Bedenleri döner durur içinde. Neden sığsınlar ki ölüme daha kaydırak borularına bile küçük geliyorken. Onlar daha pamuk şekerlerini tutamazlardı ellerinde annelerinin ellerine tutuşturduğu ıslak mendille ilgili hiçbir fikirleri yoktu henüz üç yaşında henüz iki yaşında ve  beş yaşındaki bedenleri dönüp dururken ölümün içinde.

 Büyümeleri gerekirdi. Âşık olmaları ve dost kazığı yemeleri gerekirdi. Ağlamalılardı doyasıya gülmeyi hak etmek için ve hak ettiklerinde gökyüzüne bakıp şükredeceklerdi küçükken annelerinden öğrendikleri Tanrı’nın varlığına. Bir kez düşecekler kalkacaklar ve acıyan yaralarını kimi zaman tek başlarına kimi zamansa kendi başlarına yapamayacaklar ve annelerinin yardımıyla saracaklardı. Beklide babalarının ya da ablalarının ağabeylerinin. Küçükken izledikleri çizgi film damaklarında kalacak ve her yaşta hiç bıkmadan izleyeceklerdi. Ölüm bol gelirdi çocukların üzerine daha yeni atmaya başlamış kalplerinin ritimlerini dinleyemeden solucanların nefes alışverişlerini ezberlemek hak değildi elbette. Adaletten hiç bahsetmiyorduk bile. Adalet… kime göre neye göre olduğu hep tartışılır boş tenekeden ibaretti. Sadece çocukların ölümünde yoktu adaletsizlik. On dokuz yaşındaki bedenleri sevgilisinin yanından kalkıp adalet için yollara döküldüğünde ve ölüm onları havada yakaladığında adaletin adaletsizliği dalga geçmişti onlarla ve sevgilisi dönmesini bekliyordu hala o masada. Çünkü on dokuz yaşındaki bedenleri ayrılırken o masadan yarım kalmıştı hayalleri. Okullarını bitirmiş, iş sahibi olmuşlar, evlilik aşamasındalardı  ve çocuklarının isimlerini henüz kararlaştırmamışlardı çünkü önce cinsiyeti hakkında ters düşmüşler ve sonrasında sağlıklı olsun diye dua ederek birbirlerine sarılmışları henüz on dokuz yaşındaki bedenleri. Onlar için çalınacak nice şarkılar vardı ve nice yıldızlar altında dans edeceklerdi yağmur yağmasını dilerken. Oysa şimdi yıldızlar hala gökyüzündeyken yağmur yağıyor yine fakat bu sefer tek bir farkla kız elinde çiçekle düğününe değil de on dokuz yaşındaki aşkının toprak altına atılmış bedenine en sevdiği çiçekleri ekmeye…  Ve ölüm bol gelirdi her bedene her hayale ve her sevgiye.

Galatasaray Tribünlerinin Yükselen Değeri KızılAslan

   Bu yazı Galatasaray tribünlerinin yükselen değeri Kızılaslan Taraftar grubu için yazılmıştır. Temenni ederiz ki “Umudun ve Direnişin olduğu her yere” kızıl bir selam götürmeye devam ederler. Metin Oktay’ın ruhuyla Metin Kurt’un çizgisinde ve kızılın sıcaklığında var olmaya devam ederler. Galatasaray tribünlerine orak ile çekici kazıyana kadar, yiten canlarımıza sözümüzü tutana kadar, gelecek çocuklarımıza güzel günleri bırakana kadar, çınar ağacının yanına mezarı getirene kadar, Yılmaz'ımızın filmlerini; Yol’u Sürü’yü yasaksız izleyene kadar faşizmi sarı ve kırmızının altında yok etmeniz dileğiyle.

   3 Kasım Eşit Yurttaşlık Mitinginde tanıdığımız Kızılaslan, Van’da insanlık onuru donarken Van’da üşüyen çocuklara kızıl bir ateş yaktı. 22 Aralık 2013 İstanbul kent mitinginde halkın yanında halka beraber yürüdüler, direndiler. 11 Ocak 2014’te Ankara’da bu pisliği devrim temizler dediler. Ve iki gün önce baskıcı otoritenin son zulmü olan internet yasaklarına karşı “İnternet yavaş hükümeti indiremiyoruz” pankartı ile barikatlarda yerlerini aldılar. Galatasaray’ın direniş olduğunu unutan isminin bir yerlerin Ultra olanlara Galatasaray’ın gerçek taraftarlarını göstermiş oldular. “Nevizade bizimdir ulan” diyenlere inat Nevizadede halkla beraber toma suyu yiyen Galatasaray taraftarının yani Kızılaslan’ın, Tekyumruk’un ve gönülleri orada olan Galatasaray taraftarlarınındır, direnen halkındır.

   Galatasaray taraftarı Hamburg’da yaktığı protesto ateşini Arena’nın açılışında sultanın egosunu yıkarak ilerletmiştir. Ve daima yıkacaktır. Galatasaray taraftarı ve takımı baskı altına alınmış rahmetli başkanına aciz denmiş, Galatasaray taraftarına kuş beyinli denmiş sözde tam bağımsız taraftar yazan tam bağımlı taraftar grubu ise gönlünü sarı kırmızı renklere verenler için bitmiştir. Son yaşanan gezi olayları da gözükmüştür ki muhalif bir taraftar grubu Galatasaray için kaçınılmaz olmuştur. İşte bu zor zamanda elini taşın altına koyan cesur yürekli insanlara Galatasaray taraftarı olarak ve yurdum insanı olarak teşekkür ediyorum.

   Galatasaray taraftarı kendine kuş beyinli diyenleri de onlardan özür dileyen dalkavukları da unutmadı. Stadımızdan dalkavukları ve yurdumuzdan da egosu kırık sultanı yollayana kadar mücadele edecek şanlı Galatasaray taraftarı.

   Unutulmasın ki sarı ile kırmızı bir Metin Oktay’ın parçalısına bir de orak ile çekiçli bayrağa yakıştı.

video





İnsanların Misyon ve Vizyon Algısı

Günümüzde sıkça kullanılan iki kelime "misyon" ve "vizyon" genel olarak şirketler için telaffuz edilir. Bu yazıda her bir insanı "şirket" formatında değerlendirip ruhi ve ideolojik düşüncelerini ayrıca fizik kurallarına göre uçup uçmadıklarını da ayrıntısız bir şekilde kaleme alacağım. Mizahlı günler efenim...

Misyon nedir?
Bir insanın, bugün hangi konumda olduğunu, ne yaptığını kimin için ve kimlerle nasıl yaptığını gösterir.

Vizyon nedir?
Bir insanın gelecekte, bulunduğu dünyanın gelişmelerine bağlı olarak, nerede olmayı arzu ettiğini (hatta hayal ettiğini) gösterir. Bu 5-10 sene sonrası için futuristik bir yaklaşımdır. İnsan içinse bugün yapılan her şey, gelecekteki o konuma varmak içindir.

Tanımları verdikten sonra tanımlanan kişinin misyonel ve vizyonel algılarını detaylandıralım. Öncelikle kendinizi nasıl tanımlarsınız sorusu o kadar özneldir ki, bizce bir geçerliliği yoktur. Yinede üç kelime hakkı verelim ve soralım, nesiniz? neredesiniz? kimlesiniz? neden peki? Yaptıklarınız ve yapacaklarınız için oturup plan program yapmadığınızı sanmak önemli bir ön yargı olur. Planlarınızı aceleyle yapıyor olmanız bile belli bir düzenin içinde olduğunuzu gösterir. "Düzen" kelimesiyle kastedilen anlam şudur: Senin gibi davranan insanlar topluluğunun alışagelmişliği. Misyon somuttur.

Klasikleşmiş bir soru cetvelinde ilk 10'a girebilecek harikulade bir soru: "Gelecek 5-10 yıl içinde kendinizi nerede görüyorsunuz?" İnsanı bu kadar geri zekalı konumuna düşüren başka bir soru elbette vardır hatta daha iyisi vardır. Bir günümüz diğer bir günümüzle paralellik gösteremezken bize neden uzak gelecek için fikir sorarlar? Tabi ki cevap vereceğiz, cevap vermeliyiz ki bizi geri zekalı konumuna düşürenlerle yer değişelim diye. Fütüristlik soyuttur. Vizyonda öyle. Gelecek için verdiğimiz her cevap yalandır.

Oysa oturup düşündüğümüzde koca bir yalan üzerine yaşadığımızı kabul etmemek için ne kadar somut nedenlerimiz var? Somut örnekler şuan havada uçuşuyor olmalı, hava, toprak, insan, ateş, su... Doğru, bu cevaplar sebep olarak kabul edilebilir. Keşke bu somut varlıkların neden olması gerektiğinin de bir açıklaması olsa...

İnsani ilişkilerin güttüğü tek amaç kardır. İnsani karlar. Yani maddiyat gelmesin hemen aklımıza. Kolay anlayabileceğimiz dilde, cinsel objelerden edindiğimiz hazlar. Somuttur. Yüzündeki ifade değişir, kan akışı hızlanır, hormonlar depinir vs. Mantıklı olarak en az iki kişi arasında olmalı ve en az bir kişinin mutlu (karlı) olmasıyla sonuçlanmalıdır. Şirketler içinde aynı değil miydi? Ortakların ikisi de karı amaçlar ama biri daha fazla kazanmanın yollarını arar. Ve kazanır da. Gerek maddi gerekse, manevi olarak imaj, itibar, tercih vs.

İnsanlar arasındaki ilişki kapitalizmin yine en somut örneklerinden sayılabilir. İlişkilerde yeni bir şey olmayınca, yani üretkenlik olmayınca ki bu üretkenliği en basit şekilde yaşanan kom ik bir anı, acı bir olay, akılda kalıcı ve en yoktan yerde bile hatırlanabilirliği yüksek olaylardır. İşte bu tür üretkenliğin tükendiği ilişkilerde artık birbirlerine duyulan ihtiyaç azalır, kendilerine yeni pazarlar, yeni arkadaşlar arar olurlar. Aynı olayları farklı kişilerle yaşamak sürdürülebilir ve tatmin edici olabilir. Netice itibariyle sömürülen insani, arkadaşsal duygular yerlerini başka isimlere bırakmaktadır. 

İnsan kendi reklamını yapar!
İnsanları hizmet sektöründe değerlendirmek yanlış olmaz. Hem insanlar kendi aralarında hemde diğer canlı ve cansız varlıklara hizmet ederler. Çıkar ilişkisi bağlamında kurulan dostlukları insani hizmetlere örnek verebiliriz. Şöyle ki, A kişisi B kişisiyle sıkı dostsa eğer aralarındaki çıkar olumludur, yani birbirlerinden faydalanıyorlar. A kişisi neden B kişisini tercih ediyor dersiniz? Yada tam tersi de olabilir. Kilit cevap: Reklamdır. İnsan hizmet sektörü çalışanı olduğuna göre reklamını da yapmak ve popüler olmak zorundadır. Keza sosyal medya fenomenleri uyduruğu buna da örnek sayılır. Fenomenler hizmet eder, okuyucuları hizmet alır.

İnsani ilişkiler çubuk kraker gibidir, sert ve kırılgan.

"Delikanlı Hatun Deyince"

   Aslında bu başlıkta, geçenlerde Twitter’da kullanılan bir etiketti. Dedim ki, “Kezbanlar” ile ilgili yazımda da
geçen bu terimi ayrıntılı olarak incelemem lazım. Ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Bana göre delikanlı hatun kimdir? Delikanlı hatun deyince aklıma ne geliyor?

   En kısa tanımıyla bence hayata karşı sağlam bir duruşu olan, politikadan anlayan, felsefe seven, bilimsel açıdan olaylara yaklaşmasını bilen, insan hakları savunucusu hatun kişidir. Dişi kimliğinin ardına sığınmaz, neyse o'dur, neyse öyledir, azsa azdır, çoksa çoktur, âşıksa âşıktır, âşıksa âşık değilmiş gibi yapan kadınlardan değildir, tırnağı kırıldığı için surat asanlardan hiç değildir.

   Belki de olması gerektiği gibi kadındır. Öyle illa mertlik dürüstlük "erkeksi" olmakla filanla alakalı değildir. Delikanlılık olması gerektiği gibi insan olmakla ilgilidir. Belki de daha düzgün anlatımı ile erkek jargonu zannedilir, oysa delikanlı son derece cinsiyetsiz bir sıfattır. Pek sevdiğim sıfattır. Öyle delikanlılığı erkeksi bir şey olarak düşünmeyin. Hani ortada ağzı bozuk erkek Fatmalar varya onlar değildir. Hatta alakası yoktur onlarda tikiler gibi üretim hatalarıdır. Delikanlı olmak daha farklı bir şeydir. Ve bence delikanlılık en çok kadınlara yakışır. Memleketin Doğu'sunda "bilekli kadın" denir, Batı'sında "hükümet gibi" derler.

   Delikanlı kadın aşk kadınıdır. Fedakâr kadındır. Yeri gelince gözü kara olur. Dürüsttür. Nazik bir konuşma üslubuna sahiptir. Tiki kızlardan uzak durur. Tüm kadın tiplerinden daha kadınsıdır delikanlı kadın. Arkadaşını, sevgilisini sırtından vurmayan kadındır mesela. Onun orada oluşu bile size güven verir, dağ gibidir sırtınızı yaslayabilirsiniz çünkü ona güvenirsiniz. Bir ömür beraber geçirilecek kadındır. Rakı masasında dertleşebileceğin kadındır.

   Süslenerek, ömrünü ayna karşısında geçirmez, diyet yapacağım diye kendini heba etmez. Tek süsü vardır
o da kendisi gibi olmasıdır. Trip atmaz, ağzını büze büze konuşmaz ama bir bakışı ile içinizi yakar. Anaçtır, şefkat doludur, derdiniz oldu mu onun yanına gidersiniz. Mantıklı konuşur, derde ortak olur. Konuşurken sizi kendine bağlar, kültürü ile, zekası ile, bilgisi ile ve samimiyeti ile.

   Delikanlı hatun deyince aklıma Behzat Ç dizinin Savcı Esra karakteri geldi benim. Ve sadece bana mı öyle geliyor diye düşündüm. İnternette bir arama yaptım çoğu erkek Savcı Esra’yı delikanlı kadın olarak tanımlamış. Onunla ilgili biri şöyle yazmış “he güzelliği tartışılır tabi. süper ötesi ya da dünya güzeli mi? elbette hayır. fakat hatunun karakteri delikanlı hatunun dibi” çoğu yazıda olduğu gibi maalesef böyle, biri delikanlı hatunun erkekler tarafından hayali bir karakter olacağını ve gerçek hayatta bulunamayacağını yazmış.

   Yazı yine sıkıcı ve uzun oldu, neyse anlatmak istediğim kadının delikanlısı makbuldür. Ve delikanlı kadınla bir ömür geçirilir çünkü onunla yaşam şarap gibidir. Son olarak delikanlı hatunun dibi olan Savcı Esra’nın unutulmaz bir repliği olan şu video ile sonlandırıyorum.
                        
                                    "Ben senin ile mutsuzluğu da varım."



Not: Kezban Ne Demek? "Kezbanlara Not" Yazısı için  

Kezban Ne Demek? "Kezbanlara Not"

   Bu yazıyı neden yazdığım konusunda bir fikrim yok. Geçen gün Twitter’da bu etiket en çok konuşulan konular arasında idi. Hatta etikete ara sıra girip ben de baktım, merak ettim yani. Ve bu konu üzerine düşüncelerimi yazmalıyım dedim. Burada neleri yazacağım, bence “Kezban” kimdir? “Kezban” olmamak için neler yapılmalı? Falan filan yani…

   İlk başta şunu belirteyim bu yazımda kesinlikle bir cinsiyetçilik ayrımı yapma amacı gütmediğimi peşinen belirtirim. Buradan cinsiyetçi bir şey çıkartmayın gereksiz yerlere kadınlara hakaret filan manası. Kadın düşmanlığı ile alakası olmayan kelime bence Kezban. “Kezban ve Kamil” kelimeleri Türkiye'deki ziyan edilmiş kadın-erkek algısının ve kadın-erkek ilişkilerinin esprili bir karikatürizasyonudur. Eğlencelidir, arka plan trajiktir o ayrı. Burada yazacağım davranışları yapan erkek modellerine de “Kamil” deniyor, neden öyle diyorlar onu bilmiyorum aslında “Kamil olmak” iyi bir şeydir. Neyse keşke “Kamil” yerine başka bir isim kullanılsa imiş.

   Bir de “Kezban” geyikleri var ki onları hiç yapmayın. “Yok, yine o Kezbanlar ile evleneceksiniz”, “Sanki siz Brad Pitt’siniz”, “bizi yabancı kızlar gibi kolay elde edemiyorsunuz ondan bu” bunun gibi boş geyikler yapmayın yazının devamını okuyun.

   Şimdi ilk başta “Kezban’ı” tanımlamak lazım. “Kezban” dediğimiz zat asgari ücreti bilmeyip “Avon” kataloglarındaki ürünlerin fiyatını ezbere bilen, hayatında ki tek aksiyon izlediği dizilerdeki insanların ihtiraslı aşk hikayeleri üzerine dedikodu yapmak olan, kitap serisi olarak belki Alacakaranlık serisi tarzı şeyler okumuş belki onu da okumamış, (kitabın ne işe yaradığını biliyorsa kendini kültürlü sayar) magazin programlarının da kim kiminle hepsini size sayabilir ama sorsan ülkede ki ve dünyada ki olaylar üzerine adam gibi bir cümle kuramazlar, hayatının tek amacı evlenmek, koca bulmak ve maksimum derecede izlediği dizilerde ki zengin hayatını yaşamayı bir şey sanan kadın karakterlerdir.

   Türk dişilerinde lümpenlik kurumunun halk arasında yaygınlaşmış adı olarak tanımlanabilir. Öyle ki, herkese denmiyor bu “Kezban”, kendinin farkında olmayan, kendini olduğundan çok daha güzel sanan ki belki de yurdum abazan gençleri tarafından öyle düşünmesi sağlanan, genel kültür ya da sanat kültürü konularından nasibini almadan beylik laflar eden kişilere addedilmiştir bu söz. Cinsiyetçilik aranmamalı yeniden tekrarlıyorum.

   “Kezban” lafını en fazla “Kezbanlar” cinsiyete hakaret olarak algılar. Tüm kadınları kendileri gibi “Kezban” sanırlar. İşlerine gelince cinsiyetçi olurlar, ama kadın cinayetleri ile ilgili bir bilgileri yoktur veya onları ilgilendirmez. Kadınlara en fazla bu “Kezban” arkadaşların zararı dokunur. Çünkü kadınlığı izledikleri dizlerden bilirler. Onlar için kadın olmak makyaj yapıp süslenip giyinmek. Romantizm diye tutuşmak. Başın sıkışınca dişilik kullanmak. Moda ikoncanı olmak. Evlenmek ve çocuk yapmaktır. Ve evlenmenin amacı onlara göre makyaj ve daha birçok şey için kaynaktır. Açsınlar Can Babadan "Kadın Dediğin" adlı yazıyı okusunlar, o da olmadı Nazım’ın "Kadınlarımız" şiirini okusunlar bir fikirleri olur.

   Trip atma konusunda fazlaca usta olup olur olmaz yerde can sıkıntısı yapmaya ve huzursuzluk çıkarmaya meyilli olurlar. Bir kere kesinlikle sevgilisiyle çekildiği fotoğraflarını “Facebook” profiline koyacaktır, zırt pırt etiket işlemi yapacaktır. Eleştirmeyi ve dedikoduyu severler ama eleştiriyi kaldıramazlar, eleştiri kültürü hakkında bilgileri yoktur.

   Yaptıkları geyikleri ise şimdi biraz açarsak yine bizle evleneceksiniz demelerinin sebebi akıllarını fikirlerini evlilik ile bozmuş olmalarıdır keşke kafalarını evlilik yerine sanat, felsefe ve tarih ile bozsalar. Kendilerine “Kezban” denince Brad Pitt lafını söylemeleri ise olayları güzellik ve bu tarz şeyler ile bozdukları için laf atmak için yakışıklığı kullanıyorlar ama bilmiyorlar ki olay güzellik ve yakışıklılık değil. Yabancı kızlara karşı söyledikleri bu laf ise zaten kültürlerini ortaya koyuyor. Onlar için bir kişinin takdir edilmesi ancak böyle şeyler ile oluyor. Ama bilmiyorlar ki o kızlar buralara tatile geliyor güneşlenirken kitap okuyor sen ise ona bön bön bakıyon. Üç saat aynanın karşısında ne giyeneceğini düşündüğün kadar ülkenin geleceğini düşünmüyorsun. Avmlere gittiğin kadar kütüphaneye gitsen ağzını yamulta yamulta değil adam gibi diksiyonla konuşcan.


   “Kezban” olmamak için bol oku, kültürünü geliştir. Sanat, siyaset, spor, felsefe gibi alanlarda kendini geliştir. Toplumsal olaylara karşı duyarsız kalma. Makyaj, giyim, zayıflık ve güzellik saçma sapan şeyler ile uğraşacağına doğal ol, harbi ol. Bunu da yanlış anlayıp kıro olma, ayarı tuttur. Malum ülkede ayarı tutturamayıp maganda olan insan sayısı fazla. Delikanlı hatun denilen kişi ol, sözün senet olsun. Ayy fotumu beğenir misin diyenlerden olmayın o kişilerden uzak durun, ayyy burada foto çekineyim çok like gelir diyenlerden olmayın. Justın Bieber şarkılarını illa dinleyecem diyorsan dinle ama Neşet babayı, Aşık Veysel’i de tanı. Nazım’ı oku, Can babayı oku, Yılmaz Güney’i bil.

   1,50’lik boyu 2 metrelik “Biscolata” erkeklerini düşlerler ki yanlarındaki diğer kızlara hava atmak için onlar için önemli olan hava atmaktır. Erkek kadın ilişkilerine duygusal olarak bakmazlar. Onlar için bu para, cinsellik ve havadır. Bir de abazadırlar, söylenilen her şeyi kötü tarafından ele alırlar, sürekli o tarafa yorarlar. Bunu da özellikle saçma sapan diziler izleyip oradaki abazalıklarla baskılamaya çalışırlar. O dizideki insanlar gibi marka giyme özentileri vardır genellikle imitasyonunu kullansalar da gerçeğini kullanıyormuş gibi hava atarlar. Bazı abaza erkekler yüzünden dünyanın kendi eksenleri etrafında döndüğünü sanırlar.

   Kezbanların ortaya çıkmasındaki en büyük faktör tabi ki Anadolu kültürünü asimile eden Arap kültürüdür. Ve bununla beraber batı kapitalizmi ile beraber batı kültürünün Anadolu kültürü üzerinde hegemonya kurmasıdır. Öyle ki bu durum toplumları baskı altına almış, doğu-batı arasında sıkışıp kalmış karakterler çıkarmıştır.


   Yazı uzun oldu. Aslında kısaca anlatmak gerekirse “Kezban” olacağına Atatürk’ün istediği çağdaş Türk kadını ol.

Not: "Delikanlı Hatun Deyince" Yazısı için 

Kelimeler Arasındaki Boşluk

Boşluklar nefes verir bizlere. Başımızı öne eğip düşünmemiz için olanak sağlar. Saniyenin yüzde küsur oranı kadar bir zaman parçacığı, hayatı baştan sona değiştirebilecek kadar önemlidir. Oysa hiç önemli değilmiş gibidir, zamanı doldurmak için gereksiz sayılabilecek bir çok eylemin içine gireriz. Zaman doldu, şimdi zamanı kurtarma seansı başlar.

Yaşamak, bir şeylere yetişmek demek midir? Sıradan basit şeylere, işe, okula, eve... Nereye yetişiyoruz özde? Filmi ileri sararak izlesen yada normal akışında izlesen ne değişecek? Kaybettiklerimizle kazandıklarımızı ölçebilecek bir sistem var mıdır? Zaman kontrolümüzde değil ve iyi ki de değil. Yoksa onuda aceleye getirip kaybedebilirdik. Kaybolan zamanın da telafisi olmuyor.

Susmak bile iletişimde olmaktır. Ya aşırısı? Bazen ciddi anlamda sorguluyorum, kendin dışında kalanlarla az konuşursam onlarla daha fazla iletişimde kalmış olur muyum diye? Yani ne kadar az konuşursam, konuşacak o kadar çok şey birikir. Bazen kelimelerin bazense cümlelerin arasına uzunca bir nefes boşluğu sığdırmak herkese iyi gelebilir. Kumbarada kelime biriktirmek...

Kimse objektif olmak için kötüye "iyi" demez.

Sosyal Medya ve Gezi Parkı


   Yıllarca bilgisayar başından kalkmıyor diye eleştirilen gençlik; bilgisayar başında haberleşip bir ülkenin karanlığa gidişine dur demek için, gelecek nesillerin özgürlüğü ve hakları için, bir halkın uyanışını gerçekleştirerek sokağa döküldü. İşte burada sosyal medyayı o kadar etkili kullandı ki para ile susturulmuş medyaya yapılan yatırımlar boşa çıktı.

   Direniş sürecinde en çok duyduğumuz terimse şüphesiz sosyal medyaydı. Özellikle Twitter eylemlerin sinir sistemini oluşturdu. Olayların tırmanışa geçtiği 29 Mayıs ile 10 Haziran tarihleri arasında Twitter’da yazılan Türkçe içeriğinin tamamını oluşturan 143 milyon 795 bin 432 adet mesaj üstünde gerçekleştirildi.

   Medyayı susturmak basitti ceza kesilir olmadı işten çıkarma yöntemleri kullanılırdı ama milyonlarca İnternet kullanıcısını nasıl engelleyeceklerdi. İşte bu çok korkuttu. Yeri geldi İnterneti kesmekle tehdit ettiler yeri geldiler Twitter ve Facebook’a yasak koymakla. Yeri geldi bu şirketlerden gezi parkına destek veren kişilerin bilgilerini paylaşmalarını. Yeri geldi tweet attığı için çeşitli illerde gözaltı oldu. Ama sosyal medyada halk özgürlük demeye devam etti.

   Şu anda ise özgürlük diyen hesaplara spam atarak saldırma yoluna gidiyorlar. İleride hangi yöntemi izleyecekler özgürlük diyen insanları susturmak için bilinmez. Ama şu ortadaki sen medyayı alabilirsin, yargıyı alabilirsin, devlet kurumlarını alabilirsin ama halk özgürlük isteyecek bir alan bulur ve örgütlenir.


   Özellikle Twiter’ın daha çok kullanılması ve hiçbir şekilde kişi bilgisi paylaşma yoluna gitmemesi nedeni ile halkının özgürlük demesinden korkan kişiler için Twitter bir baş belası olmuştur. Bu dönemde halkının özgürlük sesini duymak yerine paranın sesini duymak isteyen sözde sanatçı Twitter kapatılsın bile demiştir.

   Eylemler süresinde Hashtag olarak da bilinen etiketler yoğun olarak kullanarak gezi parkına destek verdiler. Ve destek verirken çok yaratıcı tweetler kullandılar. En çok kullanılan ilk 10 etiket yan taraftaki gibiydi:
   
Yapılan araştırmalarda sosyal medyanın ne kadar önemli olduğunu ve gezi parkına destek veren kişilerin ne kadar eğitimli, aydın gençler olduğunu gösteren video:

   

Medya Sınıfta Kaldı: Gezi Parkı


   Okuduğumuz gazete, izlediğimiz filmler ve kendimizi hapsettiğimiz kanallar, hepsi de medyanın bir parçası. En önemli işlevi olan habercilik, iletişimi sağlama ve bilgi paylaşma işlevini görmezse ne olur? Halk kendi medyasını yaratırsa ve sansürlere boyun eğmezse? Gezi parkı sürecinde medyanın göstermedikleri ve gösterdikleri olacak yazımızda.

   Maalesef bu süre zarfında yalan yanlış haber yapan kanallar mı? Üç maymun oynayan kanallar mı? Yoksa manşetlerin de gündem ile alakasız başlık atan gazeteler mi? Hepsini gördük. Ve sadece diyebildiğimiz şey ise biz bunca yıldır dünyaya bu kanallardan mı baktık? Bu sayfalardan dünyayı mı okuduk? O zaman biz uyutulmuşuz ve bize gösterileni görmüşüz sadece.

   Bir kanalın önünde direnişçiler eylem yaparken spikerin “eylemciler tüm kanalları olduğu gibi bizi de protesto ediyor” dediği, milli basketbolcunun kanalın mikrofonunu yere attığı, oyuncu Sermiyan Midyat’ın tişörtünde penguen resmi ile çıkıp bir kanalı protesto etmesinin yanı sıra Tayvan televizyonunda yapılan animeler de medyanın ne kadar yandaş olduğuna atıftı. 3 Haziran'da sunuculuğunu Ali İhsan Varol'un yaptığı Kelime Oyunu yarışmasında tüm sorular Gezi Parkı eylemlerinde kullanılan gaz bombası ve medyanın sansürüne uğrayan sözcüklerden oluştu. Orantısız zekâ sansürü yine delmişti.

   İşlerini doğru dürüst yapan basım kuruluşları Rtük’ten ceza aldılar. İktidar-medya patronları anlaşması yüzünden işten çıkartılan birçok isim vardı. Gazetelere el konuldu gezi parkına destek veren gazeteciler de işten çıkarıldı. İsmail Küçükkaya, Tuğçe Tatari, Nilay Örnek ve Sevim Gözay bu gazetecilerden birkaçı.

   İşini gerçekten yapan gazeteciler ve televizyoncular baskı ve zulüm altında kalırken salyaları akan yandaş medya ise halkın aydınlarını elleri palalılara hedef gösterme, dayak yiyen kadının üzerine “nakavt” yazacak kadar ilerlemişlerdir. Bununla kalmamış gazeteyi protesto sırasında bir kadına tokat atılmıştır. Bu gazeteye yaptığından dolayı ceza almaması devlet kanalında hamile kadınlara hakaret edilmesine yol açmıştır. Çünkü yaptıkları cezasız kaldıkça terbiyesizleşme artıyor.

   Bir de yalan haberler yapanlar vardı. Bunlar paint terk grafikerlere sahip olan gazete ve televizyonlar fotoshop yapıp insanları kandırmaya çalıştılar. “Milyonlar havalimanına aktı” “40 kilometrelik komvoy oluştu” gibi gerçeği yansıtmayan çalışmalardı. Bununla kalmadılar “yok direnişçiler Türk bayrağı yaktı” “yok direnişçiler camiye ayakkabıları ile girdiler” “camide grup seks yapmış olabilirler” gibi dini istismar ederek halkı bölmeye halkı birbirine düşürmeye yönelik haberler yaptılar. Ve maalesef onlarda cezasız kaldı. Yetmedi ölen Ethem’i terörist ilen ederek ölümünü meşru göstermeye çalışacak kadar alçaldılar ama ceza almadılar.

   Bu kadar olaydan sonra belki para veya kapatma cezası almadılar ama halk tarafından gerek önlerinde
eylem yaparak gerek televizyonlarından yandaş kanalları silerek halk cezayı kesti. Türk Medyası sınıfta kaldı. Tabi ki her sınıfta olduğu gibi sınıfını geçenler de vardı. Halkın kanallarını ise halk bağrına bastı ve o kanalların birer muhabiri o gazetelerin birer gazetecisi oldu. Ama bu kanallara kesilen cezaları ise Devrim Arabaları filminden güzel bir replik açıklar:
           

                            “Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz evlat!”

×

KATEGORİLER:
PROJELER
BİZE ULAŞ:

  • E-Posta
  • okanoztuurk@gmail.com



|| 2011 Tüm Hakları Saklıdır ||