10 Kasım'da Anıtkabir'de Olmak

10 Kasım 2017 Anıtkabir
"Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir." Mustafa Kemal ATATÜRK

O ilikleri donduran malum Ankara soğunun olmadığı, güneşin her zamankinden daha sıcak doğduğu gündü 10 Kasım 2017. Sabah erken saatlerde kalkılmış ve akrep ile yelkovanın bir kuş kanadı gibi açıldığı, adeta sonsuzluğu çağrıştıran tavrıyla 09.05'ten önce O'na en yakın olabileceğimiz yere ulaşmak için yürüyoruz. Öyle güzel yürüyüşlerden biri ki bu, ortak fikirlerin her adımda hissedildiği, "İzmir Marşı"yla, "Onuncu Yıl Marşı"yla yükselen sesler aynı saniyeler içinde insanın içini hüzünlü bir hisle kaplamasına sebep oluyordu.

Aslanlı yol, protokol töreni için kapalı, o yüzden erken gelenler arka kapıda birikiyor. Saatler hayatın bir dakikalığına durduğu o ana yaklaşırken kalabalık artıyor. 7'sinden yaşı yeten herkese... Siren sesleri duyulmaya başlandığı an, uğultu kesiliyor, marşlar susuyor, sessizlik bütün gökyüzüne yayılıyordu. Hemen akabinde "İstiklal Marşı"mız hep birlikte tek yürek halinde okunuyor. Sonrasında defalarca "Andımız"ı dinliyorduk.

Kapıya ulaşana kadar çeşitli arama noktalarından geçiyorsunuz. Etrafınız Ankara simitleri satılan tezgahlarla ve Türk bayraklarıyla dolu. Son güvenlik noktasından da geçince yoğun kalabalık biraz seyreliyor ve daha rahat hareket alanı bulabiliyorsunuz kendinize. İlk hedef mozole...

1923 yılında bir sohbet sırasında Atatürk; "Elbet bir gün öleceğim, beni Çankaya' ya gömer, hatıramı yaşatırsınız" demiş ve "Beni milletim nereye isterse oraya gömsün. Fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır" diye eklemiştir. Anıtmezar için birçok yer önerisi vardı bunlar:

- Etnografya Müzesi
- Büyük Millet Meclisinin arkasındaki tepe (Kabatepe)
- Ankara Kalesi
- Bakanlıklar (Milli Eğitim Bakanlığı için ayrılan arsa)
- Eski Ziraat Mektebi
- Gençlik Parkı
- Altındağ (Hıdırlık Tepe)
- Gazi Orman Çiftliği idi.

Bakanlar, sanatçılar, profesörler gibi farklı makamlardan oluşan komisyonlar bu yerlerin her biri için değerlendirme yaptı ve aralarından en benimsenen Çankaya oldu. Anıtkabir dört aşamada tamamlandı. 9 Şubat 1944'de inşaat programı hazır olan projenin ilk adımı atılmıştı. İlk aşama Aslanlı Yol, ikinci aşama Mozole ve yardımcı binalardı. Üçüncü aşama 1950'de Tören alanı, merdivenler ve lahit taşının yerleştirilmesiyle tamamlanmıştı. Dördüncü aşama döşemeler, çevre düzenlemeleri gibi ince işçiliği kapsıyordu.

Kurtuluş Savaşı Müzesi, ziyareti en önemli yerlerin başında gelir. Müze girişinde telefon boyutlarında tuşlu bir cihaz ve kulaklık veriliyor. Bu cihazın içinde müzede gördüğünüz çeşitli panoramalar, tablolar ve fotoğrafların hikayeleri anlatılmaktadır. Müzede özel bir oda içinde Atatürk'ün naaşının bulunduğu ve Mozole'de bulunan lahit taşının tam altına geldiği herkes tarafından bilinmiyor. O özel odanın kapısının karşısında müzenin en büyük penceresi yer almakta ve o pencereden Ankara Kalesi ve Türk Bayrağı görünmektedir.

Anıtkabir'de 10 kuleye şu adlar verilmiştir. - Hürriyet Kulesi - İstiklal Kulesi - Mehmetçik Kulesi - Zafer Kulesi - Müdafaa-i Hukuk Kulesi - Cumhuriyet Kulesi - Barış Kulesi - 23 Nisan Kulesi - Misak-ı Millî Kulesi - İnkılap Kulesi.

Atatürk'ün kullandığı özel ve makam araçlarını büyük bir ilgiyle dakikalarca bakabilirsiniz.

750.000 m2’lik bir alan üzerinde kurulu olup bu alanın yaklaşık 120.000 m2’lik kısmı Anıt Bloğu, 630.000 m2’lik kısmı ise Barış Parkı dır. Barış Parkı Doğu ve Batı Parkı olmak üzere 2 bölümden oluşmaktadır. Anıtkabir’e giriş yerinden başlayarak, ortadaki Tören Meydanı’na kadar uzanan yol “Aslanlı Yol” olarak adlandırılır. Bu yol, ziyaretçileri Atatürk’ ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmıştır. Yola 26 basamaklı merdiven ile çıkılır. Yolun uzunluğu 262.20 m., genişliği 12.80 metredir. Aslanlı Yol’ un sonunda, Anıtkabir yan binalarının ve kolonların çevrelediği bir alana çıkılır. 129 x 84.25 m. boyutlarında olan, dört tarafından üçer basamak merdivenle inilen 15.000 kişi kapasiteli bu alan “Tören Meydanı” olarak adlandırılır. Anıtkabir’in en önemli bölümü Mozole’dir. Tören Meydanı’ndan 42 basamaklı merdivenle çıkılan Mozole, iki katlı ve dikdörtgen planlı bir yapıdır. Bu bölüm anıtın yapılışında ağırlık merkezi olmuştur. Çünkü, Atatürk’ün kabri ve sembolik lahit bu bölümde bulunmaktadır.

Sabah 6 - 6.30 civarı başlayan Anıtkabir yolculuğu akşamüzeri 5 civarı son buluyor. İlk defa 10 Kasım'da Anıtkabir'de bulunma, o atmosferi soluma şansı yakaladığım için kendimi şanslı sayıyorum. Nice 10 Kasımlara, 23 Nisanlara, 19 Mayıslara, 30 Ağustoslara, 29 Ekimlere ve daha nicelerine... Hep birlikte.

"Ne mutlu Türk'üm diyene!"

Kadın - Dizi Analizi


Bir sanat ürünü için seçilebilecek en iyi ve en sağlam isimlerden biridir "Kadın". Bu ismi kullanıp bir şeyler sunmak istiyorsanız kalitenin seviyesi yukarılarda olmalıdır. Hakkını verebilmelidir, yazarı, senaristi, yönetmeni... Fox TV'nin yeni sezon dizisi olan Kadın'ın yönetmenliğini Merve Girgin Aytekin, senaristliğini ise Hande Altaylı yapıyor. "Women" dizisinden uyarlandığını da belirtirsek eğer, Türk dizilerinin senaryo üretimindeki hantallığını bir kez daha dile getirmiş oluruz. Uyarlamaların verimsiz kaldığı birçok dizi gördük, bir o kadar da başarılı yapımlar karşımıza çıkmadı değil. Med Yapım ve MF yapım bu diziyi desteklemekte.

Kadın kelimesine TDK'da şöyle bir arattık: Sonuç: "Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen" olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizce yetersiz tanımlama olarak değerlendirilmiş. Kadın kelimesiyle en çok kullanılan kelimelerse şöyle: kadınana kadın avcısı kadın başına kadın berberi kadınbudu kadındüğmesi kadınevi kadıngöbeği kadın hareketi kadın hastalıkları kadın kadına kadın kadıncık kadınnine, kadın terzisi, kadın ticareti, kadınlar hamamı, ana kadın, ayşekadın, bohçacı kadın, genel kadın, kiralık, kadın, kötü kadın, temizlikçi kadın, yazıcı kadın, bilim kadını, ev kadını, hayat kadını, iş kadını, Osmanlı kadını, salon kadını, sokak kadını...

Dizide "kadın" karakteri Özge Özpirinçci tarafından canlandırılmaktadır. Caner Cindoruk ve Bennu Yıldırımlar'da ana karakterler arasında yer almaktadır. İlk fragmanından itibaren izleyicide merak uyandırmayı başaran dizi, adından da anlaşılacağı üzere "mağduriyeti" dile getirilen bir kadının iki çocuğuyla verdiği hayat mücadelesini konu edinmektedir. Mutlu bir evlilik sürdürürken beklenmedik anda kaybettiği eşinin ardından iki çocuğu ile maddi zorluklar içerisinde yaşama devam etme çabası sade bir gerçeklikle aktarılmakta. Biz izleyiciler hüzünlenmeye zaten hazırız, oyunculuk ve konu da izleyiciyi etkilemek için çok müsait. Aslında tam bir rating kurdu olabilir, bunu da içi boş söylemlerle değil de, Türkiye gerçekleriyle harmanlayıp sade ve basit bir sunumla başarabilir.

Türkiye'nin belli bir kesimine hitap ediyor olsa da bu dizi, aslında ev hanımlarından, kadın patronlara kadar tüm kümeleri kapsıyor. Çünkü kadın-erkek eşitsizliğini her alanda görebiliyoruz. En ucuz bütçeli yapımlarda da, en pahalı prodüksiyonlarda da... Erkek hegemonyası iktidarlığında kadınların hangi şartlar altında yaşadığını sadece Türkiye için değil, tüm dünya ülkelerinde de değerlendirmek gerekiyor.

Hegemonya: bir sistem içerisindeki bir elemanın diğerlerinden üstün, baskın olduğunu belirtir. Bu tanım, sürekli kendini yinelemektedir. Bu yinelemeye aracılık eden sosyal medya ve ana akım medya kötü olanı "kötü" diye lanse ederken aynı zamanda kötünün de olması gerektiğini gizli mesajlarla vermektedir. Örnek olarak gündüz kuşağı programlarına göz atabilirsiniz. Daha ciddi ve kapsamlı örnekler için izdivaç programlarına bakınız. Gazetelerin üçüncü sayfa klişesinden, kadınlara özel tasarlanan günlerin "boşluğuna", maddi bağımsızlığını elde edememiş kadınların eşlerine, ailelerine bağlı kalmak zorunda olmalarından, eğitimde kız çocuklarının yaşadığı dezavantajlara kadar birçok faktörü eleştirel bakış açısıyla irdelediğimiz zaman, karşımıza hiçte hoş bir sonuç çıkmayacağını göreceğiz. Üzgünüm ki, madalyonun iki yüzü olduğunu hatırlmak gerekiyor.

Hegemonyanın boyutları o kadar enteresanlık gösteriyor ki, sabah eşine şiddet gösteren bir erkeğin akşam olduğunda eşiyle birlikte olma isteğinin hangi bilimde bir açıklaması olabilir? Ben bunları yazarken Suudi Arabistan'da kadınların belli koşullar altında araba sürmelerine izin verilmiş. Gelin ötesini siz hayal edin.

Bu dizi bizlere "kadınların" yaşadığı onlarca sorun döngüsü arasından sadece belli başlı olanları göstermektedir. Ekrana yansıttıkları şimdilik sevildi. Bolca flashback kullanılan dizi, izleyicilere çok fazla git gel yaşatıyor. Sevimli bulanlarda olabilir, antipatik karşılayanlar da ... Dozu önemli. Oyunculuklar çok iyi. Özellikle çocukların göstermiş olduğu performanslar şahane... Yönetimde ve senaryoda da kadınların yer alması çok iyi hamle. Kadın sorunlarını en iyi kadınlardan dinleyebilirdik.

Ve kadınlar 
bizim kadınlarımız: 
korkunç ve mübarek elleri 
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 
anamız, avradımız, yarimiz 
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen 
ve soframızdaki yeri 
öküzümüzden sonra gelen 

-Nazım Hikmet Ran

Babam Film Eleştirisi

Çanakkale'nin tarihi yarımadasında, tarihi sardalya fabrikasının mütevazi öyküsünü izlerken, annesini kaybetmiş çekirdek bir ailenin yaşamına konuk oluyoruz. Baba ve oğul arasında oluşmuş ince bir perdenin açılışına ve güneşe beraber bakabildiklerine tanıklık ediyoruz. Tüm bunların yanı sıra, baba yadigarı fabrikanın kapitalist sisteme kafa tutmaya çalışmasından, kız çocuklarının okutulmamasına, atanamayan öğretmenlerden, kadına şiddete kadar birçok yan konununda işlendiğine vurgu yapalım. Tüm bu yan konular filmin içine ustalıkla serpiştirilmiş ki, hem filmin ana konusu izleyiciyi bunaltmıyor, hemde hayatın içinden anekdotlar bize eşlik ediyor.

Çetin Tekindor'un başarıyla canlandırdığı "baba" karakteri aslında hepimizin babasıyla kıyaslanabilecek düzeyde işlenmiş, sıcaklığı ve soğukluğu derecesinde yansıtılmış. Baba figürünün kalbine giden yollar kalın duvarlarla çevrili, yolları çetrefilli ve kapıları kilitli... Bütün bu engellerini aşarşan içinde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz.

6 Ekim 2017'de Nihat Durak'ın yönetmenliğinde vizyona giren film, bir ailenin dramını anlatmaktadır. Yönetmeni daha önce: Babam ve Ailesi (2016), Asla Vazgeçmem (2015) ve Mutlu Aile Defteri (2012) filmlerinden de hatırlayabiliriz. "Babam" filminde ele aldığı asıl konu zihinsel engelli oğlu Arif ile olan iletişimi, ona karşı hissettiği buruk duygularının değişimidir.

Bilirsiniz, kimse doğarken ırkını, cinsini, milletini, dinini, maddi imkanlarını seçemez ve seçemediğimiz birçok şey arasında sağlık durumlarımız da mevcuttur. Arif'te doğuştan zihinsel engellidir, annesi ölene kadar onun bakımını yapmıştır. Annenin yokluğunda tüm sorumluluk babaya kalmıştır. Baba bu omuzlarında ağır bir yük hissetmektedir. Arif, bu yaşa gelene kadar balık yemeyi değilde balık tutmayı öğrenseydi (öğretilseydi) her şey daha farklı olabilirdi. Engelli bireylerin kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabilir durumda olduklarını Feride öğretmen vurgulamaktadır. Filmin içindeki dipnotları okumakta fayda var.

Birçok "engelli" temalı dram filmlerinde "acının" ne olduğu fazlasıyla ve çoğunlukla abartının uç noktalarında maalesef görmekteyiz. Babam filminin diğerlerinden ne farkı var diye soracak olursak, sanırım ana konunun üzerinde izleyiciyi boğacak kadar detay verilmemesi ve aynı zamanda neredeyse eşit parçalarla işlenmiş yan konuların oluşudur. Sizde katılacaksınız ki dünya bir tek Arif'in etrafında dönmüyor.

Kronikleşen "atanamayan öğretmenler" sorunsalına vurgu yapılması, kapitalist sistem çarkında büyük balıkların küçük balıkları nasıl yuttuğunu, kız çocuklarının okutulmaması ve kadına şiddetin olağanlığına da parmak basılmaktadır. Çetin Tekindor, Cezmi Baskın, Erkan Kolçak Köstendil, Melisa Şenolsun ve Ali İhsan Varol gibi oyunlarla oluşan kadro da, en zor rollerden birini canlandıran Berker Güven'e de tebriklerimizi sunuyoruz.

"Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşa, yarın ölecekmiş gibi öğren." -Gandhi-

Bilgi: Film çekimleri temmuz ayının sonlarında başlayıp ağustos sonlarına doğru bitmiş ve Gelibolu yarımadasında çekilmiş. Ağustos başlarında bende Gelibolu'daydım karşılaşmak isterdim.

Delinin Yıldızı Albümüyle Vega!

İyi müzik yapanlardan hep aynı tadı almak isteriz. Ne zaman yeni bir şeyler üretecekler diye düşünür, bekler dururuz. Nitekim tüketim bizim işimiz(!) Çabuk eskitiriz, bir kenara atıverir, yine yenisini bekleriz. Popüler kültürün, popüler müziğe etkisi olmuş bu durum. İyi müzik yapanlar için bu geçerli değildir elbette. Seninle beraber büyüyen şarkılar olur, seninle beraber yaşlanan şarkılarda olur. Seninle beraber ölmeyen nice şarkı olur. İyi işlerin ömrü de uzun olur. Bakınız: Vega! Yıldız olanı değil, kalplerde tat bırakan, müzik grubu olanı...

1999 yılında "Tamam Sustum" dediler, 2002'de "Tatlı Sert" konuştular, 2005'de "Hafif Müzik" ile yüreklere iz bıraktılar ve dediler ki: "iz bırakanlar unutulmaz". En sevdiğim şarkılarının bulunduğu albümdür "Hafif Müzik" tam meşreplik! K9, Elimde Değil, Serzenişte, Mendil, Yalnızca Ben Yüzlerce Sen, Uçları Kırık, Yok, Hafif Müzik, Yanıyor Zaman, O Şarkı, Sokaklar Tekin Değil, Ankara... Bu Ankara tam hüzün memleketi.

Tatlı Sert albümleri de o kadar çok sevildi ki, "Tatlı Sert 2" albümü de dinleyicilere sunuldu. Bu ikinci albümde mixler, alaturka versiyonlar, radio dance'lar gibi düzenlemeler yapıldı. Bakınız şarkılar bunlar: Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı, Bihaber, Evet, Ne Var, İz Bırakanlar Unutulmaz, Aşk Başlar, Isınamazsın Ağlarken,Zat-ı Ali, Ninni, Desem De İnanma, Çok Çektim, Normal Mi Sence, Tadın Kaldı, Poh Poh Perisi...

1999'da çıkış albümleri "Tamam Sustum" eminim Vega severler kadar, onlar içinde çok önemi bir noktadadır. İlk albüm, ilk profesyonel çalışma, Albümle beraber ilk konserler ve birçok ilkin temeli olmuş albümdür. Bakınız şarkıları: (Tamam) Sustum!, Alışamadım Yokluğuna, Anlatma, Vakit Varken, Oyun, Blöf, Tren, Dokunsana, Yalan, Bir Gün Mutlaka...

Kronoloji böyleydi: 1999, 2002, 2005 ve nihayet mutlu sona erdiğimiz 2017'in Eylülü... Tam 12 yılın ardından gelen tadı damağında, buharı üstünde, kokusu henüz ciğerlere yeni yeni nüfus eden "Delinin Yıldızı" artık bizimle! Hoş geldiniz... Vega'nın benim hayatımdaki yeri de eskilere dayanır. 2005'ten sonra düşülen bir boşluğun tarifi dile gelmez. Tek tesellisi ömürlük şarkıları oldu. Tekrar tekrar dinlenesi şarkılar. Gençliğimize pozitif enerji katan, olmadı hayal kırıklıklarımızı okşayan şarkılar. Bizlere sıkı bir dert ortağı olan insanlar... Sevimli çocuklar!

Delinin yıldızına yetişmiş olanlar kendilerini şanslı saysınlar çünkü bir sonrası olur mu, olmaz mı bilinmez. Biz yine her zamanki gibi sahipleniyoruz sizi, gerekirse sonsuzluktan geri... Eski sound tadını 12 yılın ardından aynı tutabilmek her yiğidin harcı değildir. Bu albümün ortalama zamanı 'Hafif Müzik"ten üç beş yıl sonrasıydı. Çok beklettiniz insafsızlar! Ama bir o kadar da mutlu ettiniz.

Vega Delinin Yıldızı Şarkı Listesi

1. Delinin Yıldızı
2. İsim-Şehir
3. Arzuhal
4. Sevgilim
5. Dertler İri Kıyım
6. Komşu Işıklar
7. Dünyacım
8. Sonunu Söyleme Bana
9. Man-yak-lar
10. Ve Tekrar

Seni özlemek güzel şey...

Come as You Are/Olduğun Gibi Gel Filmi Eleştirisi

   Filmimiz 4 Eylül 2011 tarihinde vizyona giren komedi ve dram türlerindeki Belçika yapımı filmdir. Filmin yönetmen koltuğunda Geoffrey Enthoven oturuyor. Filmin senarist koltuğunu ise Pierre De Clercq, Mariano Vanhoof ve Asta Philpot paylaşıyor. Filmin baş rollerin de ise Gilles De Schryver, Robrecht Vanden Thoren, Isabelle de Hertogh, Tom Audenaert, Veerle Baetens, Katelijne Verbeke, Marilou Mermans ve Karlijn Sileghem yer almakta. Filmin İmdb puanı ise 7,4’dür. Film gerçek bir hikayeden yola çıkmaktadır.

   Filmin orijinal adı Hasta la Vista (Hoşcakal) ’dır. Filmin Adios Amigos adıyla, 2016 yılı, Hollanda yapımı hali de mevcuttur. Türkiye’de 31. İstanbul Film Festivali’nde Antidepresan bölümünde gösterilmiştir. Film birçok ödül almış ve ödüle aday gösterilmiştir.

• 2012 yılında En İyi Film dalında Avrupa Film ödülünü aldı.

• Uluslararası Valladolid Film festivalinde En İyi Film ödülü olan Altın Parıltı ve Gençlik Jüri ödülünü kazanmıştır.

• Alpe d'Huez Film festivalinde the Prix de publique Europe ödülünü kazanmıştır.

• Uluslararası Montreal Film Festivalinde Grand Prix des Amériques ödülünü aldı. Ayrıca bu festivalde Halkın Seçimi Ödülü’nü ve Ecumenical Jüri tarafından verilen ödül almıştır.

   Spoiler vermeden en kısaca filmin konusunu özetlemek gerekirse film 1 sakat, 1 felçli ve 1’de kör 3 erkek arkadaşın bakire ölmemek için Belçika’dan İspanya’da ki engelliler için hizmet veren lüks bir geneleve seyahatini anlatmaktadır. Filmi konusu itibari ile içinde +18 sahnelerin olacağını düşünene bireyleri için söyleyeyim, her hangi bir +18 sahne filmde yer almamaktadır. Can Dostum filmi gibi hem komedi hem de dram yönü olan bir film. Hatta biraz daha Can Dostum’dan dram yönü ağır denebilir. Yukarıda da bahsettiğim gibi film gerçek bir hikâyeye dayanmaktadır. Ve olay 2007 yılında gerçekleşmiş ve yolculuğu gerçekleştiren engellilerden biri hiçbir engelli bakir ölmemeli diyerek bu işe girmiş ve başarısı sonucu film ortaya çıkmıştır.

   Oyunculuklar hakkında konuşmak gerekirse; özellikle 3 ana oyuncu;
Robrecht Vanden Thoren, Gilles De Schrijver ve Tom Audenaert, ek olarak Claude rolünde ki Isabelle de Hertogh’ün oyunculukları gayet başarılı. Filmin en önemli olumlu tarafı ise; konu itibari ile çok dillendirilmeyen bir konuyu ele alması ve ele alırken özellikle de dram ve komedi dengesini iyi kurması. Filmin müzikleri de çok güzel. Film hakkında yapılabilecek en olumsuz özellik ise Claude ile karşılaştıktan sonra Philip ve Lars karakterlerinin cinsiyetçi ve dış görünüş ile ilgili tavırlarının çok abartılı olması ve belli bir noktadan sonra özellikle de Philip karakterinin insanı bayması.

   Kısaca özetlemek gerekirse; oyunculukları ile, müzikleri ile, ele aldığı konu ve konuyu işleyiş biçimi ile yer yer temposu düşse de izlenebilecek güzel bir film olmuş.

Tüm sinema severlere iyi seyirler...


Pelin Olgun'un Sunumuyla Vibio

Video ve biyografi kelimelerinin birleşmesiyle hafızalara kazandırılmak istenen yeni bir kelime olma yolunda son düzlüğe girmiştir Vibio. İçerik üretirken temel aldıkları sorular "kim" ve "nedir". Sloganları "yanlı acılı biyografiler" olarak belirlenmiştir. Zaten bu konuya haddinden fazla değineceğimiz için şimdilik geçiyoruz. Ekim 2016 tarihinde ilk ürünlerini YouTube kanallarında piyasaya sürmüş, Enva Medya'da desteğini esirgememişti. O zamanların sabah haberlerinin vazgeçilmezi şimdinin ise işten (maalesef) kovulmuş sunucusu olarak tanık olduğumuz İrfan Değirmenci'nin radarına Şubat 2017'de takılırlar. Hemde tüylerimizi diken diken eden o bir buçuk dakikalık vibiolarıyla... İzmir Marşı'nın bir İzmir kızından yani Vibio'nun sunucusu Pelin Olgun'dan dinlemek güzeldi. Enva Medya'nın açılış sayfasında bu haberin videosu yer almaktadır. (Haberin Videosu)

Vibio üç kişilik bir ekibe sahipmiş, verdikleri bir röportajdan kısa bir pasaj geçiyorum: "Ben: Pelin, yönetmenimiz Orçun ve fikir babamız Çağrı. Farklı kültürlerden gelen, farklı eğitimler alan insanlarız. Ben karşılaştırmalı edebiyat mezunuyum, Çağrı iktisat, Orçun ise radyo televizyon sinema bölümü okumuş. Bizi bir arada tutan ise düşüncelerimizin birbirine benzemesi." cümleleriyle ekibin tanıtımı yapılıyor. Ek bilgi olarak Pelin 1991 doğumlu ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesinden mezun. Diğerleri hakkında pek bir bilgi edinemedim fakat bu şuanın konusu değil zaten. Bir fikir var ve bu fikre can veren bir ekip var. İzleyiciyle göz teması kuran Pelin, biz onunla ilgileneceğiz kısmen.

Pelin hakkında yapılan her iki yorumdan birinde ne kadar güzel olduğunu okuyoruz. Güzel olmasına güzel elbette, hele ki o kısa saçlı halleri birçoğumuzun olduğu gibi benimde favorim olmuş imajıdır. Yüz hatlarının sempatik kıvrımlara sahip olması Vibio formatı için gerçekten artı point sağlıyor. Güzel gözlerini sürekli prompter'den metni takip ederken kayarken yakalasak da bunlar aşılamayacak şeyler değil dostum. Bu arada nişanlı veya evli olduğu yönünde bilgiler ortalıkta gezinmekteyken söyleyeyim; Evlilik aşkı öldürmüyor.

Vibio'nun metin yazarı şudur, budur, o'dur diyemiyoruz. Yine verdikleri aynı röportajda şöyle açıklama yapıyorlar: "Metinler tek kişiden çıkmıyor. Yemek yapar gibi, ana malzemeleri belirledikten sonra hepimiz baharatını ekliyoruz (ve evet acı en sevdiğimiz baharat). İzlediğiniz vibiolar tek bir kişinin değil biz üçümüzün ortak fikirleri." sanırım kolektif çalışmanın avantajları kadar dezavantajlarını da yaşıyorlar. Çünkü bazı vibioları o kadar net ve yerindeki, bazıları ise ne anlattığı anlaşılmayan ortaya karışık, baharatı az gelmiş yemek gibi bir şey oluyor. Biraz ondan, biraz bundan derken sonuca ulaşamadan süre bitiyor. Olmuyor yani. Haklarını yemeyelim, lafı gediğine koydukları da pek sık görülür. Ha sırf bu yüzden Ekşi Sözlük ve Zaytung'un görüntülü hali gibi yorumlarda yapılmıyor değil. Bana kalırsa besin kaynakları -ki kendileri de söylediler "acı" seviyorlarmış, Ekşi Sözlük'ten makas alıyor olabilirler. Bu kötü bir şey değil, destekleyici kaynaktır nitekim. İyidir (belki), belki de kötüdür. Özentilik konusunda araftayım, ama özgün olmak için çabalarına saygım sonsuzdur. Örneğini bulamadığım şeylerde yapıyorlar, herkesin yaptığını tekrar yaptıkları da oluyor.

Vibio kanalıyla tanışmam gerçekten en efsane vibiolarından biriyle olmuştur. Baktım Kemal Sunal'ı anlatmışlar. Dedim ki, ne güzel yapmışlar. Sonra diğer vibiolar, sonra ötekiler, sonra yeni eklenenler derken aktif olarak takip etmeye başlamışım. Başarılı bulduğum vibioları, başarısız bulduklarımdan oldukça fazla. Bazı vibiolarda "neden bu kadar kısa kesmişler anlamıyorum" iç sesiyle serzenişte bulunuyorum; aha da buradan dışa vuruyorum. Kısa olması avantaj ama çok kısa olunca da olmuyor. Benden söylemesi. Niye biliyor musunuz? İyi tat bırakıyorsunuz.

Şimdi bazı vibiolarda sistem eleştirisi yaptığınızı görmekteyim. Bu arada farkındaysanız "video" demek yerine "vibio" demeyi yeğliyorum. Neyse, sistemin eleştirisini da politik alanlarda yapmanızı da isterim. 15-16 yaşındaki kız kardeşimize giydirmek, pardon öğüt vermek siz ağabeyleri, ablalarına yakışır. Tabi şu gerçeği unutmamak kaydıyla, herkes okuyacak, iyi eğitim alacak, güzel işlerde çalışacak diye bir ütopya yok. Ben yok diye biliyorum. Herkesin hayatı kendine, herkesin tercihi lehine... Onun yerine mesela, mesela diyorum sen istediğini seç tabi, herhangi bir siyasetçinin vibiosu nasıl olur? Hani siz demiştiniz diye diyorum, kmiseden korkmuyorsunuz ya, yapıverin gari bir iki tane, biz izlemek isteriz büyük bir merakla. Tabi kendi yanlı yorumlarınızı da isteriz.  Ben samimiyim.

Ben samimiyim evet, en az senin kadar Pelin. Ekranlara yakışıyorsun, zaten farklı projeleriniz de varmış, devam edin destekleyelim. Ama birazcık düzeltmen gereken hallerin de yok değil, Benimki naçiz eleştiri olacak, yoksa ne yaparsan kendine yani. Herhangi bir vibionu izlediğinde "lan şurada şöyle yapmasaydım" dediğin olmuş mudur? Bence olmuştur. İzleyenlerde kendini senin yerine koyuyor ara sıra, bizde senin yerine "keşke" diyoruz, "keşke yapmasaydı". Ama biz görmemezlikten geliyoruz, şimdilik detay olarak kabul ediyoruz. Çok göze batmıyor. Neyi mi diyorum? Samimi olayım, doğal konuşayım derken, istem dışı, refleks olarak yani, ani soğumalarımız oluyor. Büyük resmi sıcak bulduğumuz için hafif ılımış çay gibi, tek yudumda çekiyoruz seni.

Vibio introsu öncesi, asıl konuyu özet geçtiğin ortalaması 30-40 saniye olan girizgah var ya Pelin, oraları beğeniyorum. Tabi özellikle saç stilin ve giydiğin kıyafetlerde hoş. Ben şeyi düşünüyorum hep, "şimdi bu vibio giydiği kıyafeti başka bir vibio'da giyiyor mu?" belki giymiş olabilirsin, hatırlayamıyorum ama ne oluyor orada? Kim seçiyor kıyafetleri, neye göre, kime göre, neden o renklerde giyiniyorsun? Tek tip olsa kafan daha rahat olmaz mıydı? diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tercihler güzel, yakışıyor. Vibio sonlarına (hepsinde olmasa da) maksimum dört maddelik yanlı-tatlı-acılı-ekşili şeyler iliştiriyorsunuz. Bana kalırsa dörder maddeyi tamamlayınız. Hele bazılarında hiç ama hiç olmuyor, diyorum ki, "bu olmamış". Boş kalmış, eksik gelmiş. [Edit: Facebook kapak fotoğrafındaki kırmızı-beyaz damalı elbiseni çok beğenmiştim, baktım ki Fi dizisi vibiosunda da o kıyafet var. Yakaladım seni şekerim:)]
O kadar laf ettik, şuraya sevdiğim vibiolarından birkaçını yazayım. Seninle ilk tanışmamız Kemal Sunal aracılığı ile olmuştu, daha sonra Adile Naşit ile devam etti. Sadri Alışık, Şener Şen ve Selda Bağcan ile doruklara ulaştı. İzmir Marşı benim için efsaneye dönüşürken, Beşiktaş'ı anlattığınızda aşkımız tekrar alev aldı. Nikola Tesla ile garip bir ruh haline büründük, Barış Akarsu ile bulutların üzerinde yürüdük. Kazım Koyuncu benim büyük yaramdı, kanattınız. GTA ile güldürdünüz, FIFA ile hüzünlere sürüklediniz. Nevşin Mengü olmuş, bide İrfan Değirmenci'yi deneyin. Barış Mnaço ile çocukluğumuza selam yolladınız, Kaan Tangöze ile gençliğimiz tazelendi, Neşet Ertaş ile rakımız parladı. Müslüm Gürses için eyvallah. Kamera arkası vibioları da unutmamak lazım ki pek samimi.

İşte öyle GreenBox güzeli, bende sizi seviyorum başarılarınızın devamını kalitenizle endeksli olarak artmasını diliyorum. Bir gün yolumuz kesiştiğinde sen beni hiç hatırlamayacaksın, ama biz seni greenbox güzeli olarak hatırlayacağız. Bu arada Twitter'da ki sokak Türkçesine benzer yazıların bazen gülümsetiyor. Diksiyon ve fonetik güzelliğin klavyene de vurmuş.

Sevgilerimle;
Öptüm.